HNFYTurJanFeb07 2Col Headline Right Text Untitled Document

Johns Hopkins Medicine'den tıp alanındaki en son yenilikler


BÖBREK TAŞLARI ÇOCUKLARDA DAHA SIK MEYDANA GELİYOR
 
Son zamanlara kadar çocuklarda tıbbi bir sapma olarak görülen böbrek taşları şimdilerde oldukça yaygın bir durum olarak görülmeye başlandı. Giderek büyüyen rahatsız edici bu gelişme Johns Hopkins Çocuk Merkezi'ndeki ve ülke çapındaki pediatristleri alarma geçirdi.

Her ne kadar doktorlar henüz bu artışı rakamlarla belirtemeseler ve ardında yatan faktörleri ortaya çıkaramasalar da (daha iyi teşhis gereçleri de bu artışta belli ölçüde rol oynamakta) pediatristler suçlunun büyük olasılıkla çocukların beslenmelerinde çok fazla tuzun bulunmasını ve yeterince içme suyunun yer almaması olduğunu düşünüyorlar.

"Giderek artan sayıda böbrek taşı bulunan çocuk bize başvuruyor" diyor Çocuk Merkezi böbrek taşı kliniği müdür yardımcısı böbrek uzmanı Dr. Alicia Neu. "Her ne kadar bu belli ölçüde beklenmeyen bir gelişme olsa da, örnek olarak verebileceğim yüksek tansiyon, Tip 2 diyabet ve obezite gibi kötü beslenmeye bağlı hastalıkların çocuklarda artış göstermesi göz önüne alındığında bir sürpriz değil.."

Böbrek taşları nadiren ciddi bir kondisyon olmasa da çok acı verici ve idrar yolları enfeksiyonlarına neden olabiliyorlar.

Beslenmede tuzun sınırlanması ve bol miktarda su içilmesi en yaygın böbrek taşı tiplerinin oluşmasını engelleyici veya bunların gelişmesini yavaşlatıcı en iyi önlemler. Aklınızda bulunması gereken birkaç öneri:

- Doktorlar günde 2.4 gram sodyum veya 6 gram (1 çay kaşığı) tuzdan fazlasının tüketilmemesini öneriyorlar.

- Sodyum yüklü olan cips ve pretzel gibi çerezlerden uzak durunuz.

- İşlenmiş ve salamura edilmiş etler de dahil olarak işlenmiş gıda maddeleri, gazozlar ve konserve yiyecekler en yüksek oranda sodyum içerirler.

- Yiyecek maddelerini alırken "tuz ilave edilmemiştir" veya "düşük sodyum" etiketine dikkat ediniz.

- Konserve yiyecek maddelerini sodyumdan biraz arındırmak için suya tutunuz.

- Çay, kahve, bitter çikolata, ıspanak, sert kabuklu yemişler ve buğday kepeği belirli bazı tip böbrek taşlarının oluşma riskini arttırır.

- Bir çocuğun günde iki litre su içmesi gereklidir.

- Şekerlendirilmiş meyve suları ve gazlı içecekler uygun su alınması olarak görülmemelidir.

"Açıkçası, su tüketimi açısından bize gerekli olan, kültürel bir değişimdir, okullar hem şişe su bulundurmada ve gazlı içecekleri sınırlamada hem de çocukların ihtiyaçları oldukça tuvaleti gidebilmelerine izin verilmesinde önemli bir rol oynamalıdırlar" diyor merkezin çocuk taşları kliniği müdür yardımcısı ürolog Dr. Yegappan Lakshmanan.

Bir çocuğun yeterli su içip içmediğini anlamanın iyi bir yolu her üç saatte bir işeme ihtiyacı olup olmadığıdır. Bir çocuk bundan daha seyrek işiyorsa bu susuz kaldığının bir işareti olabilir diyor Lakshmanan.

Böbrek taşlarının belirtileri ve işaretleri şunları içermekte:

- Sırtın alt kesiminde ve/veya yanlarda yoğun acı duygusu

- Sık ve ağrılı işeme

- İdrarda kan ve/veya bulanık idrar

- Böbrek taşlarına bağlı ateşle beraber idrar yolları enfeksiyonları

Çocuk Merkezi'ndeki pediyatrik böbrek taşı kliniği görüntüleme teknolojisini, tedavi, idare ile beslenme ve hayat tarzı danışmanlığı hizmetlerini tek bir çatı altında birleştiren bir merkez.
 
İLAÇ TEDAVİSİ DİYABETE BAĞLI MAKULAR GÖRME KAYBINI YAVAŞLATIYOR
 
Johns Hopkins Wilmer Göz Enstitüsü bilim adamları genel olarak merkezi görme kaybını yavaşlatmakta kullanılan bir ilacın retinanın merkezindeki ışığa duyarlı aynı kesimini etkileyen ve genelde şeker hastalığında görülen körlüğün habercisi olan bir durumu önlemede ümit verici olduğunu bildirdiler.

Ranibizumab'ın makular dejenerasyon bulunan hastalardaki etkilerinden cesaret alan Hopkins bilim adamları, bu ilacı şeker hastalığının birçok komplikasyonundan biri olan ve diyabetik retinopatinin ilk aşaması olan makular ödem nedeniyle görme kaybı bulunan 10 hastanın gözüne enjekte ettiler.

Araştırmacılar, birkaç ay süren terapi sonrasında Hopkins ön araştırmasına katılan bütün hastaların standart göz levhasında en azından iki satır daha fazla okuyabildiklerini söylüyorlar. Buna ilave olarak hastaların retinanın ince detayları görmekle sorumlu olan merkezi bölümü olan makulalarının kalınlığı ortalama olarak %85 oranında incelmiş.

"Her ne kadar daha geniş klinik denemelere başlamadan ilacın uzun vadeli faydalarının ne olduğunu bilemesek de; sonuçlar çok etkileyici" diyor Wilmer Göz Enstitüsünde oftalmoloji doçenti olan Dr. Quan Dong Nguyen, M.Sc.

Hopkins grubu ranibizumabın gözün arkasında istenmeyen kan damarlarının büyümesini arttıran bir proteinle etkileştiğini düşünüyorlar. Vasküler Endotel Büyüme Faktörü, veya VEGF, şeker hastalığına bağlı olarak damarlarda meydana gelen hasar nedeniyle göze gelen oksijen kısıtlandığı durumlarda serbest bırakılıyor.

Daha fazla oksijen almak için kendini korumak amacıyla VEGF yeni damarların yaratılmasını işaret ediyor, bu da neredeyse her zaman görüşü iyileştirmek yerine retinaya ışık girmesine engel olarak kötüleştiriyor.

"Bir süredir ranibizumabın VEGF sinyallerini kapatma kabiliyetinin iş göreceğini ve diyabetik makular ödem söz konusu olduğunda suçlunun VEGF olma olasılığının yüksek olduğundan şüphelenmekteydik" diyor Nguyen.

Birleşik Devletlerde 4 milyondan fazla şeker hastasında diyabetik retinopati mevcut, ve Ulusal Göz Enstitüsüne göre bunların 12 kişisinden birinde en azından bazı görme kaybı mevcut.

Retinopatinin ilk evresi olan makular ödem zaman içinde fazla olan kontrol edilmeyen kan şekerinin göz içinde bulunan küçücük damarlara zarar vermesi sonucunda sıvı ve yağların
gözün arka kısmında retinaya sızması sonucunda meydana geliyor. Şişkinlik odak noktasını etkiliyor ve görmeyi bulanıklaştırıyor. Oksijen yetersizliği VEGF üretim döngüsünü başlatarak bu durumu daha da kötüleştiriyor.

Klinik denemenin başında 10 hastanın tamında belirli ölçüde görme kaybı mevcuttu, ve hastalara birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı aylarda ranibizumab verildi. Araştırmanın her aşamasında hastaların makulasının kalınakları en gelişmiş dijital görüntüleme teknikleriyle ölçüldü.

Denemede araştırmacı olan Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi Dolores and George Eccles oftalmoloji profesörü Dr. Peter Campochiaro "bir hafta sonrasında birkaç hastanın makula kalınlığında önemli azalmalar meydana geldi, ve her bir enjeksiyon sonrasında ek gelişme izlendi" diyor.

Ranibizumab, neovasküler makular dejenerasyon tedavisi için Genentech Inc. tarafından Lucentis markasıyla pazarlanıyor.
 
"EREKSİYON İŞLEVSİZLİĞİ" İLAÇLARI KANSERE KARŞI DOĞAL FAALİYETLERİ ARTTIRIYOR
 
Kan damarlarını genişleten gazımsı bir kimyasal ajanın üretimini arttırarak ereksiyona neden olan Sildenafil ve diğer "iktidarsızlık ilaçları" şimdi de kanser hücrelerini ortaya çıkararak bağışıklık sisteminin onları tanıması ve saldırmasında da ümit verici olduğunu söylüyor Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi bilim adamları.

Hopkins'te kolon ve meme kanseri yerleştirilmiş fareler üzerinde yapılan denemeler sildenafil verilen farelerde tümör boyutunun verilmeyen farelere oranla iki veya üç kat daha fazla azaldığını gösterdi. Bağışıklık sistemi olmayacak şekilde yetiştirilmiş olan farelerdeki tümörlerde ise bir değişiklik gözlenmemiş olmasını bilim adamları kuralın doğrulanması olduğunu, ilacın bağışıklık sisteminin kansere karşı hücresel tepkisini teşvik ettiğini söylüyorlar.

Hopsins ekibi arttırılmış miktarlarda kimyasal haberci Nitrik oksidin bağışıklık sistemini tümörlerden uzaklaştıran özel bir hücrenin etkisini azalttığını ve bu sayede kansere saldıran T-hücre sürülerinin kemirgenlerde tümör alanlarına göç etmelerine yol açtığını söylüyorlar.

Sildenafil uygulanan laboratuarlarda geliştirilen kanser hücreleri, 14 kafa ve boyun kanser ve kemik iliği kanseri hastasından alınan doku örneklerinde de benzer sonuçlar izlendi.

Viagra adı altında pazarlanan sildenafil, milyonlarca erkekte sertleşme sorununun tedavisinde kullanılan bir ilaç grubuna dahil ve NO üretimini harekete geçirme kabiliyeti son yıllarda kan damarları ve kan bileşenleri faaliyetleri ile ilintili hastalıkları araştıran uzmanlar tarafından inceleniyor.

Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi'nde doçent olan Dr. Ivan Borrello yeni Hopkins araştırmasının bağışıklık sisteminin öğelerini kullanarak bu sistem tarafından keşfedilmekten kaçınabilen kanserler tarafından kullanılan bir taktiğin üzerine gittiğini söylüyor.

Borello ve arkadaşları tümörlerin Nitrik oksit üreten bağışıklık hücrelerini kullanarak kendilerini tümör hücrelerine saldıran beyaz kan hücrelerinden (T hücreleri) saklayan bir tür "sis" yarattıklarını buldular.

Bu NO üreten hücreler, veya diğer adıyla myeloid türevi bastırıcı hücreler (MDSCs) normalde Nitrik oksidi bağışıklık sistemini yabancı cisme tepkisel "saldırı durumundan" izleme durumuna geçirmeye yardımcı olmak için kullanıyorlar.

İktidarsızlık ilaçları bu mekanizmayı MDSCs tarafından Nitrik oksit üretimini durdurarak tersine çeviriyor, ve bu sayede bağışıklık hücrelerinin kanseri "görmesini" ve saldırmasını sağladığını söylüyor Borello'nun laboratuarında araştırma görevlisi olarak çalışan ve makalenin baş yazarı Dr. Paolo Serafini.

Nitrik oksit şehirde yaşayan kişiler tarafından hava kirliliğinin bir öğesi olarak biliniyor, ancak tıbbi araştırmalarda hücrelere işaret verici görevleri ve devriye gezen ve koruyan T hücrelerini yönlendirme yeteneği dolayısıyla önem kazanmakta.

"İktidarsızlık ilaçları" kanseri iyileştiremez" diyerek uyarıyor Borello ve ekliyor:"ancak standart kemoterapi veya immuno-terapilere ilave olarak kullanılabilir".

Araştırmacılar önümüzdeki sene insanlar üzerinde denemelere başlamayı planlıyorlar.
 
HASTANE ODASINDA EV HUZURU
 
Palyatif Tedavi Ünitesi

Türkiye'de, bazı hastanelerde sınırlı sayıda yatak ile verilen bir hizmet olan palyatif tedavi, ilk kez ASM'de ayrı bir ünite olarak hizmet vermeye başladı. Onkolojik bilimlere bağlı olarak çalışan ünite, genellikle onkoloji ve geriatri hastalarının, bazen de nöroloji hastalarının yaşam kalitesini artırmak için çalışıyor. Palyatif Tedavi Ünitesi, özellikle son dönemini ağır geçirdiği için evinden uzak kalan hastalara evindeki huzuru yaşatmayı amaçlıyor.

Dünya toplumları yaşlanıyor. Günümüzde tanı ve tedavi yöntemleri öylesine gelişti ki, 1900'lerin başında ortalama 55 yaş olan insan ömrü, 2000'lere girerken 75-80'e çıktı. 100 yılda insan ömrü yüzde 50 uzadı. Enfeksiyon hastalıklarına karşı elde edilen başarı, diyabet, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, beyin rahatsızlıkları gibi kronik ve dejeneratif hastalıklara karşı da sağlanabilirse insan ömrü çok daha fazla uzayacak.

İnsan ömrünün uzaması iyi haber... Kötü haber ise toplumdaki yaşlı sayısının artması ve buna paralel olarak, yaşlılıkla gelen hastalıkların oranında görülen artış. Yaşlı popülasyonun artmasıyla birlikte pek çok kanser hastası, son dönem nörolojik hastalar veya kardiyovasküler sorunu olanlar sürekli olarak hastane kapılarını aşındırmaya başladılar. Ve ne yazık ki, tıp ne denli gelişirse gelişsin bu hastaların bir kısmına "küratif" denilen, yani tamamen şifa sağlayan girişimler yapılamıyor. Tıp dilinde bu hasta grubuna "cevapsız hastalar" deniyor. Örneğin kanser hastalarının ancak üçte biri tamamen iyileşiyor; üçte birinin yaşam süresi uzatılabiliyor; üçte biri ise ne yazık ki, "cevapsız vakalar" arasına giriyor. Peki ilaç tedavisi ya da cerrahi tedavi sonucu iyileşemeyen, yaşamının son dönemine gelmiş bu hastalara ne oluyor?

Bu hastalar sağlık sistemi gelişmiş olan dünya ülkelerinde "palyatif tedavi merkezleri"nde tedavi ediliyorlar. İlk kez 1860'larda Fransa'da kurulmaya başlayan ve halen sayıları çok fazla olmayan bu merkezler, tıbbi ve cerrahi tedavilerin çok etkin olmadığı, hastaların bir takım problemlerle sık sık hastane kapılarını aşındırdığı durumlarda devreye giriyor.

Radyoterapi ya da kemoterapi gibi tedavinin yan etkilerinden doğan veya hastalığın kendisinden kaynaklanan durumların tedavisi "akut palyatif tedavi" olarak adlandırılıyor ve genellikle bu tedavi hastanelerde palyatif tedavi ünitelerinde veriliyor. Hastaların yaşamlarının son döneminde yaşam kalitelerini artırmak amacıyla hizmet veren üniteler ise "kronik palyatif tedavi servisleri" olarak adlandırılıyor. Yurt dışında "hospice" denilen bu merkezler genellikle hastane dışında kurularak, son dönem hastalara hizmet veriyor.

Ülkemizde batılı anlamda "hospice"ler yok. Palyatif tedavi ünitelerinin sayısı ise son derece sınırlı. Bu sınırlı sayıdaki palyatif tedavi ünitelerinden en iyi işleyenlerinden biri de Anadolu Sağlık Merkezi'nde bulunuyor. Özellikle kanser tedavisinde ülkemizdeki önde gelen merkezlerden biri olan ASM'nin onkoloji bölümüne başvuran ancak artık hastalıkları ile ilgili yapılacak bir şey kalmayan hastalar, uzman personelin desteği ile son günlerini ağrısız, huzur içinde ve en kaliteli şekilde geçiriyorlar.

Palyatif tedavi ünitelerinin amacının, sağlığı ile ilgili olarak yapılacak bir şey kalmayan hastanın geriye kalan yaşamının kalitesini artırmak olduğunu söyleyen ASM Palyatif Tedavi Direktörü Prof. Dr. Birsel Kavaklı, "Son dönem dediğimiz 'terminal dönem'e giren hastaların en çok şikayetçi oldukları konu ağrıları. Ağrı duygusu onlara bir yandan fiziksel rahatsızlık verirken, diğer yandan da mutsuz olmalarına neden oluyor. Biz palyatif tedavi ünitesinde, bu hastaların ağrılarını gidermek, varsa depresyonu ile mücadele etmek, kalp, dolaşım ve solunum sistemi bozuklukları sonucu oluşan rahatsızlıklarını gidermek, yatak yaralarının açılmasını önlemek, inancı varsa dini ve spritüel yönden rahatlatmak için çaba gösteriyoruz" diyor.

SEMPTOM TEDAVİSİ YAPILIYOR

Palyatif tedavinin sadece onkoloji hastalarına yönelik olmadığını ifade eden Prof. Dr. Kavaklı, "Nörolojik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar, son dönem solunum yetmezlikleri, son dönem böbrek yetmezliği ve AIDS'in son dönemleri, nadir rastlanan genetik hastalıkların son dönemlerindeki hastalar palyatif tedaviye ihtiyaç duyarlar. Hangi kronik hastalık artık tedaviye cevap vermiyorsa ve hasta bir takım semptomlar sergiliyorsa, bunların giderilmesi bizim alanımız içine giriyor" diye konuşuyor.

Son dönem hastalarını onkoloğu, kardiyoloji hekimi ya da nefroloğu görebiliyor. Ancak bu hastalar için zaten tedavi edici bir umut kalmadığı için palyatif tedaviye yönlendiriliyorlar. Palyatif tedavi ünitesinde hastanın altta yatan hastalığı tedavi edilmiyor, bu hastalığın yarattığı şikayetler gideriliyor. Palyatif tedavi ünitesindeki doktorlar hastanın kontrollerini yapmak, hastanın yaşam kalitesini artırmaya çalışmak, nefes problemlerini halletmek, iştahını artırabilmek, yemesini düzenlemek için çaba harcıyor. Son dönem bakımda amaç, hastanın şikayetlerini olabildiğince gidererek yaşam kalitesini yükseltmek ve hastayı eğer tercih ediyorlarsa aile ortamına göndermek ya da hastanede yatırmak suretiyle ölüme giden doğal süreçte hasta ve hasta ailesine yardımcı olmak olarak tanımlanıyor.

Yaşamı tehdit eden bir hastalıkla yüz yüze kalan, hasta ve hasta yakınlarının, yaşam kalitesinin artırılmasına yönelik bir yaklaşım olan palyatif tedavi başta ağrı olmak üzere fiziksel, psiko-sosyal ve ruhsal problemlerin de erken belirlenmesini ve tedavisini hedefliyor. Bu nedenle psikiyatrik yardım, palyatif tedavinin önemli bir bileşenini oluşturuyor. Son dönem hastalarda genellikle yatağa bağlı oldukları veya daha az hareket ettikleri için, hastalığın şiddetiyle de ilişkili olarak zaman zaman depresif duygulanımlar içine girdiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi'nden Uzman Klinik Psikolog Sevil Usanmaz, "Tuvalete gitmek, elini yüzünü yıkamak, kıyafetlerini giymek gibi özbakım ihtiyaçlarını giderememek bu hastaları depresyona sokuyor. Bunun da ötesinde, ağrı bu hastalar için son derece önemli bir kaygı bozukluğu nedeni. Yaşamın sonuna yaklaştıklarının bilincinde olan hastaların, haklı olarak çaresizlik ve kaygı duygusu çok fazla ve bununla baş etmedeki güçlükler, onları üzgün, öfkeli, aşırı hassas ve uyumsuz yapabiliyor. Bu noktada psikologlara düşen en önemli görev, hem bu olumsuz duyguları daha olumlu duygulara çevirmek, çaresizlik ve kaygı duygusu ile nasıl baş edeceğini göstermek hem de bu insanları ölüme hazırlamak. Çünkü kalan sürenin ne kadar olacağını tam olarak bilemiyoruz. Hem yaşadığı sürece kendini iyi hissetmesini sağlamak, hem de ağrı duygusu ile baş etmesine yardımcı olmak için çaba gösteriyoruz" diye konuşuyor.

Usanmaz, son dönem hastalara psikolojik olarak nasıl destek olduklarını şöyle anlatıyor: "Kişinin kendi bedenine odaklanmasını engelleyip, bedenini dinlemesinden uzaklaşmasını istiyoruz. Bu hastaların eskiden nelerden zevk aldıklarını belirleyerek, zevk aldığı anlara dönmelerini sağlıyoruz. Onları televizyon izlemeye, gazete okumaya teşvik ederek, günlük hayatın haberleri içinde tutuyoruz; aile ilişkilerini artırarak da, çocukları, torunları, arkadaşları ile birlikte geçirilen süreleri artırmaya çalışıyoruz."

AİLELER DE DESTEKLENİYOR

Palyatif tedavinin bir başka ilgi alanını da son döneme giren hastaların aileleri oluşturuyor. Bu hastaların ailelerinin de bu anlamda psikolojik yönden desteklenmesi gerekiyor. Özellikle genç hasta ailelerinin bu durumu kabullenmesi, yaşlı hastalara göre biraz daha zor olabiliyor.
Bu durumda hasta ailesinin de psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu söyleyen Usanmaz, "Bir taraftan hastaya destek verirken diğer taraftan da aileyi ölüme hazırlıyoruz ya da uzun dönemde sürekli tedaviye muhtaç bir hasta ile yaşamanın nasıl daha kolay hale getirilebileceğini hem yöntemsel olarak hem de psikolojik olarak öğretiyoruz. Palyatif tedavide en sık karşılaştığımız psikolojik sorunlar, ağırlıklı olarak depresyon ve kaygı bozuklukları. Başlangıçta bir kaygı ile başlıyor, sonra da depresyon gelişiyor, hasta yakınlarının kaygı ve depresyonu da buna eşlik ettiğinde mutlaka psikiyatristlerle işbirliği yapıyoruz" diyor.

Palyatif tedavi sadece hastanede yatırılarak verilmiyor. Hasta tıbbi tedaviye yanıt vermiyorsa hasta ile konuşuluyor ve eğer ayakta ise ve genel durumu iyiyse, ailesi ile birlikte olması sağlanıyor. Ancak hasta düzenli olarak kontrollere geliyor ve durumu kötüleşirse hastaneye yatırılıyor. Son dönemine giren, artık yapılacak bir şey olmayan, bilinç düzeyinde değişiklikler başlayan hastanın evde bakımı ya da hastanede yatarak tedavi konusunda tercihi ise aileye bırakılıyor.

Palyatif tedavinin maliyeti de düşürdüğünü söyleyen Prof. Dr. Kavaklı, "ABD'de son dönem hastalarının devamlı hastaneye gidip gelmelerinden kaynaklanan bir maliyet söz konusu. Bu nedenle palyatif tedavinin mali portresinin çok daha düşük olduğunu görüyoruz. Çünkü normal şartlarda hastalar hastaneye her gittiklerinde yeni bir tetkik, yapılıyor. Halbuki palyatif tedavi alan hastanın durumunu takip eden ekip, hekim, hemşire, psikolog, sosyal hizmet uzmanı belli olduğunda çok fazla tetkik istenmiyor. Bu da tedavi maliyetini düşürüyor" diye konuşuyor.

"Vedalaşma"nın hasta ve hasta ailesi için son derece önemli olduğunun altını çizen Sevil Usanmaz, sözlerini şöyle noktalıyor: "Eğer artık hasta için tıbbi açıdan yapılacak bir şey yoksa, yaşamının geri kalan kısmını kaliteli bir şekilde geçirmesini sağlamak gerekir. Geri kalan hayatını bir odada ağrıları nedeniyle acı çekerek, etrafındaki insanlar ağlaşarak değil, huzur içinde geçirebilir. Vedalaşmak da bu anlamda hem hasta hem de aile için çok önemli. Vedalaşmanın da huzurlu bir şekilde yapılması gerekir. Hasta yakınlarının, hastamız için her şey yapıldı, hayatının geri kalan kısmını ağrısı olmadan, huzurlu bir şekilde yaşadı demesi ve vedalaşması önemli.
 

ÖBEKLEME PROTEİNİ YUMURTALIK KANSERİNİN NÜKS ETMESİYLE İLİNTİLİ
 

Johns Hopkins bilim adamları yumurtalık kanseri tedavisi gören kadınların tümör hücrelerinin habisliğin işareti olan anormal büyüme ve hücre ölümünü yavaşlatan bir bağlayıcı protein içermesi durumunda hızlı ve ölümcül olma riski bulunan tekerrür etme riskinin daha fazla olduğunu buldular.

Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi patoloji doçenti Dr. Ie-Ming Shih, Ph.D., "Artık ameliyat sırasında uzaklaştırılan kanserli dokunun NAC-1 proteini için test edilmesi ile, tekerrür etme riski bulunan kadınları teşhis edebilme, doktor ve hastaları daha fazla uyanık olmaları ve genişletilmiş terapiye yönlendirme olasılığımız olabilir."

"Çoğunlukla hastayı gerçekten öldüren tekerrür eden kanser olduğu için ve yumurtalık kanseri çoğunlukla ilerlemiş aşamada teşhis edildiği için bulgularımız kadınlara daha erken hastalığın tekerrür ettiğini yakalama veya önleyebilmeleri için, ve hayatta kalmalarına daha iyi bir olasılık sunmaktadır" diyor Shih.

Araştırmacılara göre tahmini olarak esas tedavi sonrasında hastalık ortadan kalkmış gibi görünen ileri aşama yumurtalık kanseri hastalarının en az yüzde 60'ında hastalık tekerrür ediyor.

Araştırmacılar iki hastanedeki 338 yumurtalık kanseri hastasından aldıkları esas ve tekerrür eden tümör örneklerinde NAC-1 seviyesini karşılaştırdıklarında aynı hastadan alınan tekerrür eden tümör örneklerinde NAC-1 seviyesinin esas tümöre göre önemli ölçüde yüksek olduğunu buldular. Esas tümörlerinde yüksek seviyede NAC-1 bulunan kadınlarda kanserin 1 sene içinde nüks etmesi olasılığı daha yüksekti.

Bu araştırma Savunma Bakanlığı ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından desteklendi.

 
DAHA GÜVENLİ ICU'LAR: UCUZ, BASİT, "BASİT TEKNOLOJİ" ADIMLAR İŞ GÖRÜYOR
 

Johns Hopkins'teki güvenlik uzmanlarının bir raporuna göre hastaneler yoğun bakım ünitelerinde (ICUs) meydana gelen yaygın, masraflı ve öldürücü olabilen katater ilintili kan dolaşımı enfeksiyon oranlarını ellerin yıkanması, gerekmeyen kateterlerin zamanında çıkarılması ve mümkün olduğu takdirde hatları kasıklar haricinde bir yere bağlanması gibi ucuz, teknoloji gerektirmeyen, sağduyulu önlemlerle hızla düşürebilirler.

Michigan'daki 103 ICUs'da bu tür enfeksiyonları azaltmak amacıyla hazırlanan bir dizi önlemin uygulama öncesi, uygulama esnasında, ve uygulama sonrasında gözden geçiren araştırmacıları idare eden Hopkins Hasta Bakımında Yaratıcılık Merkezi baştabibi tıp profesörü Dr. Peter Pronovost"Bu göreceli olarak basit şeyleri yerine getirmememiz için artık hiçbir sebep yok" diyor.

Pronovost "hastanelerde görevli tıbbi personel arasında hasta güvenliğini önemli ölçüde arttırmanın çok fazla para ve zaman gerektirdiği yönünde yaygın yanlış bir kanaat hakim" diyor. "Elde ettiğimiz veriler tıbbi personelin güvenliği arttırmaya karar vermeleri ve göreceli olarak basit güvenlik kurallarına uymaya istekli olmaları halinde bunun asgari maliyet ve emek ile gerçekleştirebileceğini göstererek bu efsaneyi ortadan kaldırıyor".

Ülke çapında bir damara sokularak kalp yakınına veya içine uzatılan ve ilaç verilmesi ve bakımın takip edilmesine olanak sağlayan tüpler olan merkezi toplardamar kataterleri nedeniyle her yıl 80,000 kan dolaşımı enfeksiyonunun olduğu tahmin ediliyor. Kan dolaşımı enfeksiyonlarının sadece Birleşik Devletler'de bu ICU hastaları arasında 28,000 ölümle ilintili. Ekonomik açıdan bedelin çok büyük olduğunu belirten Pronovost, tedavinin sağlık sistemine getirdiği hasta başına ortalama 45.000 dolarlık, ülke çapında milyarları bulan masrafın "enfeksiyon en başta engelleyecek önlemlerin uygulanması için harcanacak paradan çok daha fazla" olduğunu söylüyor.

Enfeksiyon engelleme önlemleri için pilot alan olan Michigan hastane sisteminde gayretler doktor ve hemşirelerin enfeksiyon kontrolü hakkında eğitilmeleri; tek kullanım için kontrol edilen standartlaştırılmış tedarik arabaları; ellerin yıkanması gibi enfeksiyon kontrolü uygulamalarına uyulmasını temin etmek için pilot kabinlerindekine benzer kontrol listelerinin kullanımının sağlanması, sterilliğin sağlanmasının güç olduğu kasıklardan femur atardamarından kateter sokulması uygulamasından kaçınılması; her bir prosedür için eldiven, önlük ve maske kullanımı ve değiştirilmesi; hastanın derisini klorheksiden ile silinmesi; ve kataterin ileride belki yeniden kullanılması gerekebilecek olsa da mümkün olan en kısa zamanda çıkarılmasını içermekteydi.

Güvenlik planı aynı zamanda bir ön denetim listesinin tam olarak uygulanmadığı durumlarda sağlık ekibinden herhangi birinin "derhal dur" emrini verebilmesini ve katater ile ilintili kan dolaşımı enfeksiyonlarının sayı ve oranının haftalık ve 3 aylık toplantılarda sağlık ekibinin her üyesine geribildirimini de içermekteydi.

Pronovost araştırma esnasında Michigan'da 375,757 ICU katater gününü temsil eden bilginin üçer aylık dönemler halinde güvenlik önlemlerinin uygulanmaya konmasını takip eden 18 ay süresince toplandığını söyledi.

Pronovost önlemler uygulandıktan sonra sonuçların çarpıcı olduğunu söyledi. Katater ile ilintili kan dolaşımı enfeksiyonlarının medyanı her bir 1,000 katater günü için uygulamaya başlandığında 2,7 den güvenlik önlemlerinin uygulanmaya başlanmasından sonra 0'a, 16-18 aylık takip sürecinde ise ortalama oran başlangıçtaki 7,7 oranı 1,4'e düşmüştü.

Araştırma, Sağlık Araştırması ve Kalitesi Bürosu'ndan sağlanan bir fon sayesinde gerçekleştirildi.

 
ASTIMLI ŞEHİR ÇOCUKLARI ÖNLEYİCİ TEDAVİDE KAYBEDİYOR
 
Johns Hopkins Çocuk Merkezi uzmanları ve diğer bölgeler tarafından yapılan bir araştırma şehir merkezinde yaşayan kronik astımlı beş çocuktan sadece birinin hastalığın tehlikeli olarak alevlenmesini önleyici yeterli ilaç aldığını ortaya koydu.

Araştırmacılar Pediatrics'te Aralık ayında duyurulan araştırma sonuçlarının endişe edici olduğunu belirterek önleyici tedavinin başarısız olmasının bir astım atağı sonrasında kullanılan hızlı etki yapan "kurtarıcı" ilaçlara aşırı güven oluşmasına, daha fazla komplikasyon ve artan ölüm olasılığına yol açtığını ifade ettiler.

Bilim adamları Baltimore şehrinde yaşayan 2 ile 9 yaş arasında sürekli astım tanısı konmuş 180 çocuğun ebeveynleriyle mülakat yaptılar ve eczane kayıtlarını incelediler. Genel olarak 180 çocuğun sadece %20'si kontrol ilaçlarının 12 ayda altı veya daha fazla kutu olan tavsiye edilen günlük miktarını almaktaydı. Çocukların %60'ı alevlenmeleri tamamıyla engelleyecek terapinin çok az bir miktarını alırken %20'si ya hiçbir ilaç almamaktaydı ya da sadece astım atağının ilerlemesini engelleyici hızlı etki gösteren kurtarıcı ilaçlara güvenmekteydi.

Halihazırdaki yönergeler haftada iki veya daha fazla hırıltı, öksürük ve nefes darlığı veya ayda iki veya daha fazla gece belirtileri gösteren astımlı çocukların yangıyı engelleyici ve akut atakları önleyici olarak solukla alınan kortikosteoritleri kullanmalarını talep ediyor.

"Çocukların önleyici ilaçlara ihtiyaçlarının olduğu ve bunları alamadıkları gayet açık" olduğunu söylüyor baş yazar ve Çocuk Merkezinde astım uzmanı olan Arlene Butz, Sc.D., R.N. Daha önce gerçekleştirilen araştırmalar şehir merkezlerinde yaşayan çocukların yaşam alanlarında ikincil sigara içimine, fare ve karafatma alerjenlerine maruz kalmaları nedeniyle özellikle risk altında olduklarını gösteriyor.

Araştırma ilave olarak, hastane de veya ayakta bir astım uzmanı tarafından tedavi gören çocukların bu gruplarda olmayan çocuklara oranla daha büyük oranda uygun olan ilaç rejimini uyguladıklarını gösterdi.

Butz ve arkadaşları aile hekimlerinin eczane kayıtlarını kontrol etmelerinin hastalarının reçetelenen ilaç rejimine uyup uymadıklarını takip etmelerinde yardımcı olacağını söylüyorlar.

Astım, 18 yaşın altındaki 6,2 milyon çocuğu etkileyerek ülkenin başta gelen kronik çocuk hastalığı olma unvanını taşıyor.

 

Tüm sorularınız, yorumlarınız ve önerileriniz için, lütfen ccostab1@jhmi.edu adresinden bize e-posta gönderin.

Anadolu website: www.anadolusaglik.org