|
SAĞLIK HABERLERİ |
|
Terapötik Pankreas Kanseri Aşısının İlk Sonuçları Umut Verici
Seçenekleri sınırlı ve uzun vadede sağkalım oranının düşük olduğu bir hastalık olan pankreas kanserine yönelik tedavi edici bir aşıdan alınan ilk sonuçlar, Johns Hopkins
Kimmel Kanser Merkezi araştırmacılarına ümit verdi. 60 hastayla yürütülen ve yaklaşık iki yıl süren çalışmanın ardından araştırmacılar, ilk yıl hastaların
sağkalım oranının %88 olduğunu; kalanların %76'sının ise ikinci yılın ardından hala hayatta olduğunu bildirdiler.
Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi'nde doçent olan Daniel Laheru, konuyla ilgi olarak "Elimizdekilerin ilk sonuçlar olmasına karşın, sağkalım oranları, pankreas kanseri tedavisi
araştırmalarının yayımlanan sonuçlarının çoğuna göre bir ilerleme niteliğindedir" açıklamasında bulundu. Laheru'nun bulgularını, American Association for Cancer Research
(Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği), National Cancer Institute (Ulusal Kanser Enstitüsü), European Organization for Research and Treatment of Cancer (Avrupa Kanser Araştırmaları ve Tedavisi Örgütü)
tarafından 15 Kasım'da Philadelphia'da düzenlenecek ortak toplantıda basına vereceği bir brifingle sunması bekleniyor.
Yakın zamana kadar, pek çok araştırma, teşhisi takip eden bir yıl içinde pankreas kanseri sağkalım oranının %63, ikinci yıl sağkalım oranının ise %42 olduğunu
göstermekteydi. Uzun vadede manzara daha da bulanık – lokal hastalığa yakalananların ancak %15 ila 20'si beş yılın sonunda halen yaşamaktadır. 2003 yılında yapılan bir
araştırma, Laheru'nun sert olarak tanımladığı ve pek çok yan etkisi olan bir kemoterapi ve radyasyon uygulaması sayesinde sağkalım çıtasını yükseltmiştir. Laheru'ya göre,
"Pankreas kanseri tedavisinde genelgeçer bir standart olmadığından, bütün araştırmalar arasında doğrudan bir karşılaştırma yapmak güç."
Mevcut araştırmada Laheru'nun ekibi, ameliyat ve klasik ameliyat sonrası kemoterapi ile radyasyonu bağışıklığı güçlendiren bir aşı ile
birleştirdi. Özel olarak Johns Hopkins'de geliştirilen aşıda, radyasyon uygulanarak büyümesi önlenmiş, ancak genetiği değiştirilerek GM-CSF adlı bir molekül salgılaması sağlanan
pankreas kanseri hücreleri kullanılmaktadır. Molekül, bağışıklık sistemi hücrelerini tümör aşısının olduğu bölgeye çeken bir yem görevi görüyor ve burada söz konusu hücreler,
radyasyonlu hücrelerin yüzeyinde antijenlerle karşılaşıyor. Daha sonra, bu yeni silahlanmış bağışıklık hücreleri, hastanın vücudunun diğer kısımlarında devriye
gezerek, dolaşımdaki geriye kalan pankreas kanseri hücrelerini aynı antijen profiliyle yok ediyor.
Hastalara, ameliyattan sekiz ila on hafta sonra bir aşı, kemoterapi ve radyasyondan sonra ise dört ilave doz uygulanıyor. Laheru ve ekibi, hastaların araştırmaya kaydedilmelerini geçen Ocak ayında
tamamladı. Ortalama takip süresi, 32 aydır.
Onkoloji ve Patoloji alanında "Dana and Albert ‘Cubby' Broccoli" Profesörü olarak tanınan Dr. Elizabeth Jaffee (M.D.), konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: "Tedavinin uzun vadede ne gibi sonuçlar vereceğini
görebilmek için bu hastaları takip etmeyi sürdürmemiz önemli. Alınan bu ilk sonuçların doğruluğunu koruyacağından umutluyuz."
Jaffee ve Laheru, bir yıla kadar çok-kurumlu araştırmalara başlamayı ümit ediyorlar. Sol Goldman Pankreas Kanseri Araştırma Merkezi'nden Hopkins patologları ile birlikte çalışarak, pankreas
kanseri hücrelerinde bulunan ve aşının hedeflerini netleştirmede kendilerine yardımcı olabilecek proteinleri analiz ediyorlar.
Pankreas kanseri yılda 30.000'den fazla Amerikalıyı pençesine düşürüyor ve her yıl yaklaşık olarak aynı sayıda hasta hayatını kaybediyor.
Bu araştırmanın finansmanı National Cancer Institute (Ulusal Kanser Enstitüsü) ve kısmen Cell Genesys, Inc. tarafından sağlanmıştır.
Web:
Johns Hopkins Kimmel Cancer Center
Johns Hopkins Sol Goldman Pancreatic Cancer Research Center
Parkinsonla Mücadelede Yeni İlaç Hedefi Belirlendi
Johns Hopkins Hücre Mühendisliği Enstitüsü (ICE) araştırmacıları, Parkinson hastalığı ile mücadelede, beyinde tahribat yaratan bu hastalığın öncelikle beyindeki dopamin
kimyasalının kaybıyla ilintili olduğundan yola çıkarak, en iyi yeni hedef olabilecek bir protein keşfettiler.
Geçtiğimiz yıl içinde, bu proteine ait LRRK2 adlı (okunuşu: lark-2) gen, hem kalıtsal hem de öngörülemeyen Parkinson hastalığı vakalarının belki de en yaygın genetik nedeni olarak
ortaya çıkmıştı. Ancak, şimdiye kadar, LRRK2 proteininin beyin hücrelerinde ne yaptığı ya da buna müdahale etmenin mümkün olup olmadığı kesin olarak bilinmiyordu.
Bugün, proteini laboratuarda inceleyen Johns Hopkins araştırmacıları, büyük LRRK2 proteininin kinazlar adı verilen bir protein sınıfına bağlı olduğunu ve ailenin diğer üyeleri
gibi, diğer proteinlere küçük fosfat grupları taşıyarak, bunların faaliyetlerinin kontrol edilmesine yardımcı olduğunu bildiriyorlar. Araştırmacılar, ayrıca, LRRK2 genindeki
Parkinson'la bağlantılı olduğu bilinen iki mutasyonun, proteinin fosfat ekleme faaliyetini artırdığını bildiriyorlar. Bulgular, Proceedings of the National Academy of Sciences'ın (Ulusal
Bilimler Akademisi Tutanakları) son sayısında (15 Kasım) yayınlandı.
ICE'de Sinir Rejenerasyonu ve Onarımı Programı eş başkanı ve araştırmanın başkanı Dr. Ted Dawson (M.D., Ph.D.), konuyla ilgili olarak şunları
söylüyor: "Küçük moleküllerin bu tür faaliyete müdahale edebildiğini biliyoruz; dolayısıyla, LRRK2, ilaç geliştirmede açık bir hedef. Bu keşif, bu alanda büyük etki yaratacak. İnsanlar, kinaz faaliyetini
konuşur olacak."
Kinazlar bir dizi başka proteine de etki ettiğinden, LRRK2'nin Parkinson'la ilişkisi, ya kendi faaliyetinin ya da zincirin devamındaki bir veya daha fazla sayıda proteinin faaliyetlerindeki bir kaymanın sonucu
olabilir.
LRRK2 geninin ve proteinin büyüklüğü nedeniyle, Hopkins keşfinin kliniğe uygulanmasının yıllar alabileceği uyarısında bulunan Dawson'a göre, "Bir sonraki adım, LRRK2'nin
aşırı faaliyetinin Parkinson hastalığının tanımlayıcı patojeni olan, dopamin üreten beyin hücrelerinin ölümü durumuna yol açtığını kanıtlamak ve bunun nasıl
gerçekleştiğini açıklamak."
Dawson, sözlerine şöyle devam ediyor: "Örneğin; LRRK2 proteininin aktif kısmını yalıtmak ve daha yönetilebilir olan kısmını kullanarak, faaliyetini engelleyen molekülleri ayıklamak
istiyoruz. Ancak, düşünmesi bir saniye alan bu işi yapmaksa dört ya da beş ay sürebilir. Bu tür şeyler, ilgili disiplinin arzu ettiği hızda gerçekleşmeyebilir."
Kimi zaman dardarin olarak adlandırılan LRRK2 proteini, 2.527 yapı taşı uzunluğunda. Bunun aksine, Parkinson hastalığıyla ilk ilişkilendirilen alfa-sinüklein proteini ise, sadece 140
yapı taşı uzunluğunda. Şimdiye kadar daha çok sayıda ailesel Parkinson hastalığıyla ilişkilendirilen parkin proteini ise (LRRK2 bu rekoru kırmak üzere olsa da), 465 yapı
taşı uzunluğuyla "büyük" sayılıyor.
LRRK2 geni ve proteinin büyüklüğünün yıldıramadığı, doktora sonrası araştırmacı ve makalenin eş-baş yazarı Dr. Andrew West (Ph.D.), insan beyni örneklerinden tam uzunluktaki
geni özütleyebilmek ve mutasyonların LRRK2'nin faaliyetini nasıl etkilediğini test etmeye yönelik güvenilir deneyler geliştirmek için aylar harcadı. Yine doktora sonrası araştırmacı olan
eş-baş yazar Dr. Darren Moore (Ph.D.) ise, bakterilerin LRRK2 proteini kümeleri ve iki mutant versiyon üretmelerini sağlamak için araçlar geliştirdi ve ayrıca, LRRK2 proteininin hücre içindeki lokasyonunu takip
etti.
Araştırma ekibinin deneyleri, LRRK2 proteininin, kinaz rolüne ek olarak, esasen hücrenin enerji üretim fabrikası olan mitokondride yer alıp, burada muhtemelen bir protein kompleksiyle etkileşimde bulunduğunu
ve buradaki bir aksaklığın da Parkinson hastalığı ile ilişkilendirildiğini bulguladılar.
LRRK2'deki mutasyonlar ilk olarak 2004 yılında Parkinson hastalığı ile bağlantılandırıldı ve bugüne kadar ailesel Parkinson hastalığının belki %5 ila 6'sını
(özellikle, otosomal dominant adı verilen ve genin kalıtsal olarak aktarılan hatalı bir kopyasının hastalığa yol açtığı vakalar) ve aile geçmişi bulunmayan Parkinson
hastalığının yaklaşık %1'ini açıkladı. Ancak, genin genetik bölgelerinin sadece bir kısmı derinlemesine analiz edildi.
Dawson'a göre, "Araştırmacılar, LRRK2 geninin diğer kısımlarını taradıkça, daha fazla mutasyon bulgulanması ve genin hastalığın çok daha fazla çeşidi ile
bağlantılandırılması olası."
LRRK2 hakkında şu ana kadar bilinenler, LRRK2'nin, özellikle Parkinson hastalığı ve adını hastalığa yakalananların beynindeki hücrelerde oluşan belirli protein öbeklerinden alan
"yaygın Lewy cismi hastalığı" olmak üzere, uzun süredir birbirinden ayrı olduğu düşünülen hastalıkları bağlantılandırabileceğine işaret ediyor. Sonuç olarak, Dawson'a
göre, LRRK2'nin araştırılması sadece Parkinson hastalığının anlaşılmasını ve nihayet tedavisini ileriye taşımakla kalmayacak.
Araştırmanın finansmanı, National Institute of Neurological Disorders and Stroke (Ulusal Nörolojik Bozukluklar ve Felç Enstitüsü), Lee Martin Trust (Lee Martin Vakfı), Sylvia Nachlas Trust (Sylvia Nachlas
Vakfı), National Parkinson Foundation (Ulusal Parkinson Vakfı) ve American Parkinson's Disease Association (Amerikan Parkinson Hastalığı Derneği) tarafından sağlanmıştır.
Bildirinin yazarları, tümü Johns Hopkins'den olmak üzere, Andrew West, Darren Moore, Saskia Biskup, Artem Bugayenko, Wanli Smith, Christopher Ross, Valina Dawson ve Ted Dawson'dır. Valina Dawson, Johns Hopkins Hücre
Mühendisliği Enstitüsünün Nörojenerasyon ve Onarım Programının eş-başkanıdır.
Web adresi:
http://www.pnas.org/
Johns Hopkins Çocuk Merkezi Uzmanları Bildiriyor: Ağaçta Yetişen Kabuklu Yemişlere Karşı Alerji Ortadan Kalkabilir
Johns Hopkins Çocuk Merkezi araştırmacılarına göre, anafilaksi şoku gibi ciddi bir reaksiyon verenler de dahil olmak üzere, badem, fındık cevizi, baladur fıstığı ve ağaçta
yetişen diğer kabuklu yemişlere karşı alerjisi olan çocukların %9'unda zaman içinde alerji ortadan kalkıyor.
Journal of Allergy and Clinical Immunology'nin (Alerji ve Klinik İmmünoloji Dergisi) Kasım sayısında yayımlanan araştırmada ayrıca, klinikçilerin ağaçta yetişen kabuklu yemiş
antikorunun (TN-IgE) kandaki düzeyini, bir çocuğun alerjiden kurtulma olasılığını hesaplamada hassas bir ölçüt olarak kullanabilecekleri de bulgulandı.
Araştırmacıların vardığı sonuca göre, "Bu tür bir alerjisi olan çocukların düzenli olarak yeniden değerlendirmeye alınması gerektiği apaçık."
Çocuk Merkezi Alerji ve İmmünoloji Bölümü direktörü ve kıdemli yazar Dr. Robert Wood (M.D.), konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yaptı: "Ağaçta yetişen kabuklu yemişlere ve
yerfıstığına (kabuklu meyvelerden değil, baklagillerdendir) karşı alerjik reaksiyonlar, oldukça şiddetli olabilir ve genellikle yaşam boyu sürdüğü düşünülür. Ancak,
araştırmamız bazı çocukların sayısız gıda ürününde bulunan bu yemişlerden yaşam boyunca uzak durmasının gerekmeyebileceğini gösteriyor."
Birleşik Devletler'de tahminen nüfusun %1 ila 2'si, ağaçta yetişen kabuklu yemişlere (badem, fındık cevizi, ceviz, baladur fındığı, Brezilya cevizi,
fındık, çam fıstığı, Şam fıstığı ve makadamya cevizi), yer fıstığına veya her ikisine karşı alerji geliştirmiştir. Wood ve
meslektaşları daha önce, çocukların yaklaşık %20'sinde yerfıstığı alerjisinin ortadan kalktığını bildirmiş ve alerjistlerin hastalarına periyodik olarak yeniden
testler uygulamalarını tavsiye etmişlerdi. Mevcut çalışmada ise, bunun ağaçta yetişen kabuklu yemişler için geçerli olup olmadığı araştırılmıştır.
Wood ve meslektaşları, ağaçta yetişen kabuklu meyvelere alerjisi olduğu bilinen, 3 ila 21 yaşları arasında 278 çocuğu değerlendirdi. Çocukların %9'u, bir çocuğun herhangi bir
gıda alerjisinin ortadan kalkıp kalkmadığını görmede kullanılan standart bir test olan oral gıda testiden geçti. 5 kilobirim/litre veya altında TN-IgE düzeylerine sahip çocukların yüzde
elli sekizi de söz konusu testi geçti.
Wood'a göre, "Bu bulgular, ailelere çocuklarını ağaçta yetişen kabuklu yemişlerden uzak tutup tutmamaya devam etmelerini söyleyip söylememeye ya da alerjinin geçip geçmediğini görmek için bir oral gıda
testi yapma zamanının gelip gelmediğine karar vermede alerjistlere güvenli bir yol gösterici niteliğinde." Wood, oral gıda testlerinin ancak bir alerjisin sıkı gözetimi altında yapılması
gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Araştırmada ayrıca, hem yer fıstığına hem de ağaçta yetişen kabuklu yemişlere alerjisi olan çocuklardan yerfıstığı alerjisi ortadan kalkanların, diğer
alerjisinin de geçme olasılığının daha yüksek olduğu bulgulandı. Ağaçta yetişen kabuklu yemişlerin birden fazlasına alerjisi olan çocuklarda ise, alerjinin ortadan kalkma
olasılığı çok düşüktür.
Araştırmanın finansmanı kısmen National Institute of Allergy and Infectious Disease (Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü) tarafından sağlanmıştır.
|
|
|
KANSERİ ÖNLEMEDE YENİ ÖNERİLER |
|
Brokoli Filizlerine Yönelik İki Araştırmadan Mide ve Cilt Kanserine İlişkin Bulgular
Japonya ve Baltimore'daki araştırmacılar, brokoli filizlerinin günlük tüketiminin, mide zarının iltihaplanmasına neden olan ciddi bir bozukluk olan kronik bakteriyel gastriti iyileştirebileceğini
bulguladılar. Gastrit tedavi görmezse, ülsere ve kimi vakalarda mide kanserine yol açabiliyor.
Sofralarda sıkça gördüğümüz yeşil, ağacımsı brokoli çiçeklerinin aksine, brokolinin tohumlarından çıkan üç günlük filizlerinde, kanseri önleyici etkisi belgelenen bir bileşik olan sülforafan son
derece yüksek yoğunluklarda bulunmakta. Şimdi, Hopkins araştırmacıları, bileşiğin gastrite yol açan bakterileri tedavi eden antibiyotik özelliklerinin olduğuna dair bazı kanıtlar
bulunduğunu ifade ediyorlar.
Japonya'da araştırmaya katılan 40 kişiden rasgele bir dağılımla, brokoli filizi veya sülforafan içermeyen bir sebzeden günde 100 gram (bir avuç kadar) yemeleri istendi. Araştırmacılar,
gastrit ve enflamasyonun spesifik göstergeleri olan kan proteinlerinin düzeylerini ve katılımcıların midelerindeki Helikobakter pilori bakterisinin kolonizasyonunu ölçtüler.
Bu yıl Nobel Ödülünü tıp alanında, yıllar önce mide ülserlerinin neredeyse tümünün H. Pilori enfeksiyonundan kaynaklandığını ve bu vakaların çoğunun bir dizi
antibiyotikle tedavi edilebileceğini bulgulayan bilim adamları aldı.
Johns Hopkins'de bir araştırma fakültesi üyesi olan ve sülforafanın deney tüplerindeki H. Piloriye karşı güçlü antibiyotik faaliyet gösterdiğini yakın zamanda keşfeden Dr. Jed Fahey'e (M.D., Sc.D.)
göre, "Bakteriyel enfeksiyonun ve gastritin göstergeleri, brokoli filizi yiyen grupta ciddi ölçüde azaldı."
Brokoli filizleri yiyenler, araştırmanın sonunda günlük dozlarını almayı durduklarında, gastrit ve enfeksiyon oranları tedavi öncesi düzeylere yükseldi.
Mevcut araştırmada Japonya'daki Tsukuba Üniversitesi'nden Dr. Akinori Yanaka (M.D., Ph.D) ile birlikte görev alan Fahey'e göre, "H. Pilori enfeksiyonu, özellikle kalabalık yaşam koşulları altında
temizliğin yetersiz olduğu, dolayısıyla mide kanseri ve diğer gastrik bozuklukların yüksek oranlarda görüldüğü yerlerde yaygındır. Sınırlı sağlık hizmeti
kaynaklarına sahip, gelişmekte olan pek çok bölgede, beslenme alışkanlıklarındaki etkili bir değişiklik, belirli hastalıkların oranlarını düşürmede ilaç yazmaya oranla çok
daha uygun olabilir."
Araştırmacılar, brokoli filizlerinin hastalık riski taşıyan insanlarda mide kanserini önleyip önleyemeyeceğini belirlemek için daha uzun-vadeli araştırmalar yürütecekler.
Fareler üzerinde yapılan bir diğer sülforofan araştırmasında, Johns Hopkins araştırmacıları, cilde brokoli filizi özünü uygulamanın, güneşin yol açtığı cilt kanserlerini
önleyebileceğini belirtiyorlar.
Bilim adamları, fareleri 20 hafta süreyle haftada iki kez UV ışınına maruz bırakmak suretiyle, bir insanın cildinin güneşten nasıl bir hasar görebileceği simüle ettiler. Ardından, her
gün (haftada beş gün) farelerin sırtına birkaç damla brokoli filizi özü damlatıp, tümörlerin görülmesini beklediler. 11 hafta sonra, söz konusu özün uygulanmadığı farelerin tümünde tümör gelişimi
gözlendi. Bu noktada, özün uygulandığı farelerin yalnızca yarısında cilt tümörleri gelişti.
Johns Hopkins araştırmacısı Dr. Albena Dinkova-Kostova (Ph.D.), "Brokoli filizlerindeki kanser önleyici bileşik olan sülforafanın, vücuttaki kansere karşı koruyucu çeşitli enzimlerin düzeylerini
yükselttiğine inanıyoruz. Sülforofan, ayrıca, enflamasyonu azaltabilir ve zararlı tipteki oksijen moleküllerini ve hasarlı hücreleri ortadan kaldırabilir." açıklamasında bulundu.
Hopkins araştırmacıları, brokoli filizi özlerinin, güneşin tahribat yaratmasından önce cilt kanserini önleyip önleyemeyeceğini tespit etmek için, fareler üzerinde başka testler de yapacaklar.
Araştırmacılar, ayrıca, cilt kanserlerine yakalanma riski yüksek olan, organ nakli hastaları üzerinde de bu özü test etmeyi umuyorlar."
Bitki Türevi, Karaciğer Kanserine Karşı Koruyabilir
Yeni bir araştırmada, bir bitki özünün sentetik bir versiyonunun sıçanlarda küf toksininin yol açtığı karaciğer kanserini önlediği görüldü. Oleanolik asidin bir türevi olan öz, şifalı otlar
dahil olmak üzere pek çok bitkinin yapı taşlarından biri olup bilinen anti-enflamatuar etkilere sahiptir.
Dartmouth College'daki kimyacılar tarafından yakın zamanda üretilen ve araştırmada kullanılan, oleanolik asidin insan yapımı versiyonu CDDO-Im* olarak adlandırılıyor.
Bileşiğin, karaciğer kanserinin gelişimini tetikleyen kimyasalların vücuttan atılmasına yardım edip etmediğini belirlemek için, Johns Hopkins'deki araştırmacılar Dartmouth'taki
kimyacılarla bir araya gelerek bir ekip oluşturdu.
Araştırmacılar, aflatoksin adlı bir kanserojenin yol açtığı prekanseröz karaciğer tümörlerini simüle eden sıçan modelleri kullandılar. Aflatoksin, mısır ve
yerfıstığı gibi gıda ham maddelerinin üzerinde bulunan mikroskopik küfler tarafından üretilir. Ayrıca, hepatit B ile enfekte olmuş insanlarda karaciğer kanserine neden olduğu da biliniyor.
Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Okulu'nda çevresel sağlık bilimleri profesörü olan Dr. Thomas Kensler (Ph.D.), aflatoksinin çevremizden yok edilemeyeceğini bildiklerini, ancak etkilerini azaltmaya
çalışabileceklerini belirtiyor.
Hopkins-Dartmouth araştırmasında, sıçanlardaki prekanseröz doku miktarı toplamda karaciğer hacminin yaklaşık %1'ine ulaştı; bu miktar, tam gelişmiş
bir kanseri ortaya çıkarmak için yeterli. Çok düşük dozlarda CDDO-Im, bu oranı %85 azalttı. Bileşiğin daha yüksek dozları, prekanseröz dokunun tüm belirtilerini neredeyse tamamen sildi.
Ekibin gen expresyon modelleri ve zarar gören fareler üzerinde yaptığı araştırma, CDDO-Im'in, hücre sağkalımında hayati önemi olan diğer genleri kontrol eden ana şalter olan Nrf2 proteinini
aktive ederek çalıştığını ortaya çıkardı. Kensler'e göre, "Özellikle, CDDO-Im, hücreleri aflatoksine karşı daha dirençli kılabilir."
Araştırmacılara göre, klinik araştırmalarda karaciğer kanserini önlemede kullanılan diğer bileşiklerle karşılaştırıldığında, çok daha küçük bir dozdaki
CDDO-Im, hastalığı önlemede etkili olabilir. Henüz, insanlar üzerinde gerçekleştirilmesi planlanan bir çalışma yok.
SAĞLIKLI KALMAK
Protein ve İyi Yağ Yönünden Zengin, Karbonhidrat Oranı Düşük Sağlıklı Beslenmeyle Daha Sağlıklı Bir
Kalp
Johns Hopkins'de ve farklı yerlerdeki araştırmacılar tarafından devlet fonuyla gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, bazı karbonhidratların yerini protein veya mono-doymamış
yağın aldığı sağlıklı bir beslenme şekli, kan basıncı ve kolesterol düzeylerini önemli ölçüde düşürerek, genel kalp hastalığı riskini ciddi oranda düşürebilir.
Hopkins ekibi, karbonhidratlardan gelen kalorilerin %10'unu, çoğunluğu bitkisel kaynaklardan olmak üzere, proteince zengin gıdalara veya zeytin ile kanola yağında bulunan mono-doymamış yağlara
kaydırmanın kalbe büyük fayda sağladığını bulguladı.
Johns Hopkins Tıp Fakültesi'nde tıp profesörü olan, çalışmanın baş yazarı, halk sağlığı uzmanı ve dahiliyeci Dr. Lawrence Appel, (M.D., M.P.H.) konuyla ilgili olarak
şunları söyledi: "Çalışmamız, bazı karbonhidratların yerine protein veya mono-doymamış yağ konulmasının sağlık açısından önemli faydalar
sağladığı yönünde güçlü kanıtlar sağlamakta. Doymuş yağı azaltmanın, kalp hastalığı riskini azalttığı konusunda zaten bir görüş birliği var; ancak,
hangi makronitruentin vurgulanması gerektiği sorusu, tartışma konusu."
Appel, çalışmasının sağlıklı bir beslenme planı olmadığını belirttiği Atkins diyeti gibi son derece yüksek oranda doymuş yağ,
düşük karbonhidrat diyetlerini desteklemediğini açıkça belirtiyor.
Kalp Hastalığını Önlemek İçin Optimal Makronitruent Alımı Deneyi (Optimal Macronutrient Intake Trial to Prevent Heart Disease - OmniHeart) adlı çalışmada, vücutta enerji için
kullanılan kalorileri sağlayan makronitruentlerin – protein, yağ ve karbonhidrat – miktarı bakımından büyük farklılıklar gösteren üç sağlıklı diyet değerlendirildi. Bunların
üçü de doymuş yağ, kolesterol ve sodyum oranları düşük ve meyve, sebze, lif, potasyum ve diğer mineraller yönünden zengin diyetlerdi. Ancak, diyetlerden biri karbonhidrat yönünden zengin, geleneksel
sağlıklı bir diyetken; diğer iki diyette karbonhidrattan sağlanan kalorilerin yaklaşık %10'unu, mono-doymamış yağ veya proteinler aldı. Protein yönünden zengin diyette, kalorilerin
yarıya yakını bitkilerden sağlandı.
Appel'e göre, "Her üç diyet de kan basıncını düşürerek ve kolesterol düzeylerini iyileştirerek, genel kalp hastalığı riskini azalttı. Ancak, protein ve mono-doymamış yağ
diyetleri, karbonhidrat yönünden zengin diyete üstünlük sağladı."
Araştırmacılara göre; American Heart Association'ın (Amerikan Kalp Derneği) 2005 Bilimsel Oturumunda (Scientific Sessions 2005) 15 Kasım tarihinde sunulacak ve aynı zamanda Journal of the American Medical
Association'da (Amerikan Tıp Derneği Dergisi) yayımlanacak olan OmniHeart Hopkins sonuçları, beslenme alışkanlığındaki değişikliklerin sağladığı önemli
faydaların altını çiziyor.
Genel olarak, bitkisel ve hayvansal kaynaklardan elde edilen protein yönünden zengin diyet, kardiyovasküler hastalık riskini %21 oranında azaltıyor. Hopkins diyetisyenlerinden ve çalışmanın yazarlarından
Phyllis McCarron'a (M.S., R.D.) göre, "Çoğu insan, proteinle eti eş tutuyor; ancak, et, tek protein kaynağı değil. Fasulye, kabuklu yemişler, çekirdekler ve belirli hububatlar protein sağlayan eşsiz
bitkisel kaynaklardır."
Kabuklu yemişler ve çekirdeklerin yanı sıra, zeytin ve kanola yağlarıyla zenginleştirilmiş mono-doymamış yağ diyeti, riski %20 dolayında azaltıyor.
Çalışmada kullanılan karbonhidrat yönünden zengin diyet, riski yaklaşık %16 oranında düşürüyor. Karbonhidrat yönünden zengin diyet, Appel'in 1997'de geliştirilmesine yardım ettiği
Hipertansiyonu Durdurmaya Yönelik Beslenme Yaklaşımları (Dietary Approaches to Stop Hypertension), yani DASH diyetine benzer.
Yaklaşık üç yıl süren mevcut çalışma için, araştırmacılar tarafından, 30 yaş ve üzeri erkek ve kadınlardan oluşan, genel olarak sağlıklı 164 erişkini
kayıt altına alındı. Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Okulu'nda araştırmacı olan, çalışmanın yazarlarından, beslenme uzmanı Jeanne Charleston (R.N.), konuyla
ilgili olarak, "Afro-Amerikanlardaki yüksek felç ve kalp krizi riski nedeniyle, sonuçlar özellikle, çalışmaya katılanların neredeyse %55'ini oluşturan bu grup için uygulanabilir." Açıklamasında bulunuyor:
Charleston, bütün katılımcıların ya yüksek tansiyonu olduğunu (yaklaşık %20) ya da yüksek tansiyon sınırında olduğunu sözlerine ekliyor.
Katılımcılar, altışar haftalık sürelerle – kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve ara öğünler dahil olmak üzere - bütün yemeklerini üç diyetten birine göre yediler. 2 ila 4
haftalık bir aradan sonra, katılımcılar, bu kez başka bir diyetle, altı haftalık beslenme dönemine tekrar başladılar. Süreç, tüm katılımcılar her üç diyeti de uygulayana dek
tekrarlandı.
Araştırmacılar, her katılımcının kan basıncı, kolesterol ve trigliserit düzeylerini tüm diyetlerde izlediler. Daha sonra, bu ölçümler kalp hastalığı riskinin hesaplanması
amacıyla, Framingham risk denklemi adı verilen standart bir matematiksel modele uygulandı.
Appel'e göre; OmniHeart çalışmasının sonuçları, diyete dayalı bir yaklaşımın, bireyin kardiyovasküler risk profilini iyileştirmedeki, kan basıncı ve kolesterol düzeyleri
üzerindeki ve söz konusu bireyin genel kalp hastalığı riskini azaltmadaki güçlü etkilerini bir kez daha doğrulamış oldu. Bu çalışmayı yürüten OmniHeart Collaborative Research Group (OmniHeart
İşbirliği Araştırma Grubu), karbonhidratın kalp hastalığı üzerindeki etkileri ve risk faktörleri üzerine yeni araştırmalar yapmayı planlıyor.
Hopkins ve Boston, Massachusets'teki Brigham & Women's Hospital (Brigham Kadın Hastanesi) tarafından yürütülen bu çalışmanın finansmanı, her ikisi de National Institutes of Health'e (Ulusal Sağlık
Enstitüleri) bağlı olan National Heart, Lung and Blood Institute (Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü) ile National Center for Research Resources (Ulusal Araştırma Kaynakları Merkezi) tarafından
sağlanmıştır.
Hopkins Çalışması, Kalp Yetersizliğinin Tedavisinde Kuralları Değiştirebilir
Bir Johns Hopkins çalışması, kalp yetersizliği görülen hastaların yarısına yakınına yanlış tedavi uygulandığını öne sürerek, kalp yetersizliği
vakalarının çoğunda olup bitenlere dair, uzun süredir kabul gören genel yargıya ilişkin şüpheler uyandırdı.
Hopkins bilim adamlarından oluşan bir ekip, diyastolik kalp yetersizliği adı verilen hastalığın – görece normal pompalama hareketi ile karakterizedir – görüldüğü insanlarda, kalbin
kasılması ve kanın boşaltılmasından sonra kalbin yeniden dolmasıyla ilgili bir sorun yaşanmadığını belirtiyor. Egzersiz sırasında, kalp atışlarında
beklenen artış görülmez; bu da, söz konusu hastaların kanı vücuda pompalanma kapasitesini sınırlar.
Bulgular, kalbi yavaşlatan ve kan damarı fonksiyonlarını bozan beta-blokerları kullanmadıklarında, hastaların daha iyi olabileceğine işaret ediyor. Bunun yerine, hastalar, kalp
atışını hızlandırıcı kalp pillerinin ya da kan damarlarının genişlemesini artıracak ilaçların kullanıldığı tedavilerden faydalanabilirler.
Sonuçlar, kalp yetersizliği olan ve görece normal pompalama kapasitesine sahip bazı hastaların neden hala en basit günlük işleri yaparken bile ciddi bir halsizlik hissettiğine de
açıklama getirebilir.
Çalışma baş araştırmacısı, kardiyolog Dr. Barry Borlaug (M.D.) konuyla ilgili olarak şöyle diyor: "Elde ettiklerimiz ilk bulgular olsa da, bu tür kalp yetmezliği olan hastalara ilk olarak
uyguladığımız tedaviyi ciddi biçimde değiştirmemizi gerektirebilir; çünkü, mevcut tedavinin köşe taşlarından biri, kalp atışlarını yavaşlatan ve kasılma gücünü
azaltan beta blokerların kullanılmasıdır."
Johns Hopkins Universitesi Tıp Fakültesi (Johns Hopkins University School of Medicine) ve ona bağlı Kalp Enstitüsü'nde (Heart Institute) kardiyoloji alanında araştırmacı olan Borlaug'ın,
çalışma sonuçlarını American Heart Association'ın (Amerikan Kalp Vakfı) 15 Kasım tarihinde Dallas, Texas'ta düzenlenecek olan yıllık Bilimsel Oturumları'nda sunması
planlanıyor.
Hopkins ekibi çalışmada, kalp yetmezliği hastalarının kanı pompalama ve vücudun geri kalanına gönderme (sistolik fonksiyon) işlevlerinin normal olması durumunda, kalplerinin "hasar" nedeniyle,
gevşeme ve de kasılmadan sonra kanla dolma işlevlerinde (sistolik olmayan ya da diyastolik fonksiyon) bozukluk olduğu yolundaki genel inanışının üstüne gitmişlerdir. 5 milyondan fazla
Amerikalının, nefes darlığı ve halsizlik gibi semptomlarla ortaya çıkan çeşitli konjestif kalp yetersizliği türlerini geliştirdikleri tahmin edilmektedir. Yaklaşık yüzde 40'lık
bir kesime diyastolik kalp yetersizliği tanısı konmuştur.
Hopkins ekibi, çalışmaya katılan herkesin artan düzeylerde egzersiz yaptıklarında, kalplerinin benzer şekilde kanla dolduğunu bulguladı. Ancak, kalp yetersizliği semptomları gösteren
hastalarda kalp fonksiyonu, artan aktivite düzeyine uyum sağlamada kısa sürede başarısızlık göstermiştir. Hastalıklarının diyastolik olduğu düşünüle gelmiş hastaların
ejeksiyon fraksiyonları ya da boşaltma fonksiyonları da, en yüksek egzersiz düzeylerine uyum sağlayabilmiştir. Çalışmanın, diyastolik kalp yetersizliği olan hastaları, yüksek kan
basıncı, hipertrofi - ya da kalp büyümesi - gibi benzer özellikler gösteren, ancak kalp yetmezliği semptomları geliştirmemiş hastalarla bire bir karşılaştıran ilk çalışmalardan
biri olduğu düşünülmektedir.
Kıdemli çalışma araştırmacısı ve Hopkin's profesörü kardiyolog Dr. David Kass (M.D.) şöyle diyor "Sonuçlarımız, hastalıklarının erken evrelerinde normal ejeksiyon fraksiyonu
gösteren konjestif kalp yetersizliği hastalarında kalbin düzgün bir şekilde yeniden dolabileceğini; ancak öte yandan, sabahları giyinmek gibi en kolay günlük aktiviteleri yapabilmek için, gerekli güçle kan
taşıma kapasitelerinin de oldukça zayıflamış olduğunu göstererek geleneksel kanıya meydan okumaktadır. Sanıldığından çok daha farklı biyolojik mekanizmalar iş
başında"
Çalışma kapsamında, Baltimore bölgesinde yaşayan, çoğu Afro-Amerikalılardan oluşan 19 yaşlı kadın ve erkek, yakın yaşlarda ve benzer kalp yetersizliği risk faktörleri
taşıyan 17 yetişkinle eşleştirilmiştir. Bu riskler, obezite, yüksek kan basıncı ve kalp büyümesidir (hipertrofi). 36 kişiden her birinin yaklaşık %70 oranında ve hafif yüksek
ejeksiyon fraksiyonu söz konusuydu. Katılımcıların büyük bir bölümü diyabet hastası olup birçoğu ilaç kullanıyordu. İlaçların kullanımı, çalışma bitene dek geçici bir süre
için askıya alınmıştır. Diyastolik kalp yetersizliğinin yaşlıları, kadınları ve zencileri oransız bir şekilde etkilediği bilinmekteydi. Çalışmanın kilit
unsurlarından biri, 17 kontrol grubu hastasının da yüksek kan basıncı, diyabet ve kalp büyümesi gibi -kalp fonksiyonuna da zarar verebilecek faktörler – kronik sağlık sorunlarının
olmasıydı.
Standart efor testiden faydalanılarak, her iki grup da sabit bir bisiklet üzerinde düşük hızla başlayıp her üç dakikada bir hızını artırarak, yoruluncaya dek egzersiz yapmıştır.
Kalp fonksiyonları radyoloji görüntülemesi yöntemiyle izlenmiş, test öncesinde ve sonrasında kan basıncı, solunum gaz ve sıvı örnekleri alınmıştır.
Kalp yetersizliği grubu ile kontrol grubu arasındaki farklılıklar, çalışmanın başlarında ve oldukça düşük egzersiz düzeylerinde – giyinmek için gereken yaklaşık enerji
miktarına eş değer olan 25 watt- görülmüştür. Kontrol grubunda, kalp atışı %40 oranında artarken, kalp yetmezliği grubunda sadece %20'lik artış gözlenmiştir. Vasküler dirençte
meydana gelen düşüşler, bir başka deyişle damarlarının içinde kan akışına direnç gösteren kuvvet, kontrol grubunda yüzde 28 iken, kalp yetmezliği grubunda yüzde 19'da
kalmıştır. Kardiyak çıktıdaki artışlar da, bir başka deyişle herhangi bir zamanda vücutta dolaşan kan miktarı, kontrol grubunda daha yüksek olup yüzde 62 iken, kalp yetmezliği
olanların grubunda oran yüzde 39 olarak tespit edilmiştir.
Bu arada, kalbe kan dolması sırasında kanın hacmindeki artış her iki grupta da aynı kalmıştır.
Her iki grupta da oldukça düşük egzersiz düzeylerinde boşaltma fonksiyonu benzer bir artış gösterirken, farklılıklar en üst düzey egzersizlerde ortaya çıkmıştır. En üst düzey egzersizlerde,
kalp yetersizliği olan grupta, kasılma sırasındaki kalp fonksiyonunun diyastolik fonksiyonlar dışındaki tüm ölçümleri ciddi oranda kötüleşmiştir.
Kontrol grubu kalp atışları, kalp yetmezliği olan gruba göre üç kat fazla artış göstermiştir. Kasılma kapasitesi ya da kas gücünün bir göstergesi olan ejeksiyon fraksiyonu, testin
başlangıcında benzerlik gösterse de, kontrol grubunda yüzde 9 artarken, kalp yetersizliği grubunda yüzde 4 oranında kalmıştır.
Genel anlamda, kontrol grubu yaşlarından beklenen egzersiz kapasitesinin yüzde 72'sini sergilerken, kalp yetersizliği grubu ise sadece yüzde 50'lik başarı gösterebilmiştir. Hormon seviyeleri ve
akciğerlerdeki kanın hacmine ilişkin ölçümler -hastalığın bir semptomu olup insanları nefessiz bırakan bir faktördür- her iki grupta da benzer düzeylere çıkmıştır;
sırasıyla, yüzde 50 ve yüzde 10.
Kalp yetersizliğindeki bu farklılıkların kesin nedenleri bilinmemekle beraber, bilim adamları yaygın yanlış kanının ortadan kaldırılmasının
araştırmalarının ilk adımı olmasını umut ediyorlar. Kass , "Bu sorunun özüne inebilmemiz çok önemli; çünkü, bir noktada her iki kalp yetersizliğinden birinin görüldüğü hastaların
yarısından çoğunun yeniden hastaneye yatırılması gerecek" açıklamasında bulundu.
Bu çalışmanın finansmanı the National Institutes of Health (Ulusal Sağlık Enstitüsü) ve Peter Belfer Laboratory Foundation (Peter Belfer Labotatuvar Vakfı) tarafından
karşılanmıştır. |
|
|
JOHNS HOPKİNS'TEN HABERLER |
|
Johns Hopkins Temel Nöroloji Bilimlerinde 100. Yaşını Kutluyor
İsim ne ifade etmektedir? Temel Nöroloji Bilimleri Departmanı Johns Hopkins'te 25 yıl önce kurulmuştur; ancak, kuruluşun beynin yapısının anlaşılmasına ve beyinle ilgili
çalışmalara katkısı bu tarihten üç çeyrek asır önce, 1906'da başlamıştır.
Beyin bilimlerinin Johns Hopkins'teki uzun geçmişi ve kuruluş araştırmacılarının bu alandaki sayısız katkıları, Neuron'un (Nöron) 20 Ekim tarihli sayısında, Hopkins'te ilgili
departmanının ilk ve tek direktörü olan ve 1 Temmuz 1980'de kurulan departmanın yönetimini üstlenen Dr. Solomon Snyder (M.D.) tarafından kaleme alınmıştır.
Hopkins'e 1965 yılında psikiyatride klinik ihtisası için gelen ve bir daha ayrılmayan Snyder, konuyla ilgili olarak şunları hatırlatıyor: "1980'den çok önce, bilim adamları ve hekimler
Hopkins'teki birçok farklı departmanda, beyin üzerine çalışmalar yapmaktaydı; bununla birlikte, departmanın kurulması, beyinle ilgili çalışmalar yapanlara, --örneğin, beyin hücrelerinin ne
işe yaradığı üzerine yapılan çalışmalardabirbirleriyle gayet yakın çalışabilmeleri ve farklı teknik ye yaklaşımları benimseyenlerle bilgi alış verişi
yapmaları noktasında faydalı oldu. Üç tane beyin merkezli klinik departmanıyla Hopkins, beyin üzerinde çalışmalar yapılması açısından, oldukça sağlıklı bir atmosfer
yaratmış oldu."
Snyder'in bu yıl içinde departman direktörlüğünü bırakması bekleniyor; bununla birlikte, fakültenin tam zamanlı üyesi olması ve çalışmalarını
başarılı bir biçimde sürdüren araştırma laboratuarına başkanlık etmesi öngörülüyor. Nöroloji Departmanı, yaklaşan 35nci kuruluş yıldönümü şerefine, 10 Kasım tarihinde
Hopkins bilimcileri ve nörologlarını tanıtan bir sempozyum düzenledi.
Johns Hopkins'teki ilk resmi beyin çalışmaları 1906 yılında, Harvey Cushing'in nöroşirurji departmanın ilk direktörü olmasıyla başlamıştır. Cushing'in araştırması,
beyin hipofiz bezinin salgıladığı hormonların büyümeyi sağladığını ortaya çıkarmıştır. Cushing'den sonra direktör olan Walter Dandy, 1918 yılında, havanın
beynin röntgeninin çekilebilmesinde kullanılabileceğini bulguladı. Dandy'nin tekniği, bilgisayarlı tomografi (CAT) 1972 yılında icat edilene dek, beyin tümörleri ve diğer sorunların
tanımlanması için kafatasının içini görüntülemede kullanılan en iyi yöntem olarak kaldı.
Dandy çalışmalarını sürdürürken, Psikiyatri Departmanının ilk Direktörü olan Adolph Meyer de alana, bilim temelli emsalsiz bir yaklaşım kazandırıyordu. Meyer, nöroanatomi ve nörofizyoloji
laboratuarları kurmuş, "psikobiyoloji" adını verdiği yeni bir alan geliştirmiştir." Psikiyatri departmanının ilk üyelerinden biri de Curt Richter olmuştur; Richter, ayrıca bir
sıçanın yaşamının değişik özelliklerini ölçmede faydalanılacak hassas bir araç geliştirmiş; sistemi, "biyolojik saatin" moleküler ve anatomik düzeninin belirlenmesinde; günlük asgari
vitamin ve mineral ihtiyacının tespitinde ve yalan makinesinin bilimsel zemininin hazırlanmasında kullanmıştır. Aynı dönemde departman üyesi olan bir başka isim de Pawlow'un psikiyatri
anlayışını Birleşik Devletlere tanıtan ve Pavlov'un tekniğini kullanarak köpeklerdeki akıl hastalıkları modellerini çıkartan W. Horsley Gantt'dir.
Aynı dönemde, 1933 yılında, Phillip Bard ise, Fizyoloji Departmanının 4ncü direktörü olarak Hopkins'e katılmış ve kedilerde beynin "kazip kuduza" neden olan bölgesini tanımlamak için
birtakım çalışmalarda bulunmuştur. Çalışması, bu davranışın posterier hipotalamusun uyarılmasından kaynaklanabileceğini göstermiştir; bu bulgu, hipotalamus ve beyindeki
limbik sistemin duygulardan sorumlu olduğu görüşünün ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.
1930'ların sonlarında Bard, Chicago'da çalışan Ralph Gerard'ın Hopkins'te işe alınmasına yardımcı olmuştur; çünkü, Gerard beynin ürettiği elektrik sinyallerini ölçmede
kullanılan teknikler geliştirmiş ve onları uygulamaya başlamıştır. Hopkins'te çalışırken Gerard, teknikleri yeniden gözden geçirip kullanarak, beynin doku hissinin
algılanmasından sorumlu bölgelerini belirlemiştir.
1964 yılında fizyoloji direktörü olarak Bard'ın yerini alan Vernon Mountcastle 1050'lerin sonunda, mikroelektrodları kullanarak beynin daha ayrıntılı bir haritasını çıkarıp
Gerard'ın önceki bulgularına eklemeler yapmıştır. Bu çalışması, günümüzde beynin organizasyonunun evrensel ilkesi olarak bilinen, beynin "kolumnar" yapısını ortaya
çıkarmıştır."
Beynin "genel görünümünün" hala belirsizliğini koruduğu o yıllardan bu yana, Hopkis'teki beyin bilimleri araştırmaları, hem büyük hem de küçük soruları kapsayacak şekilde genişletildi.
Örneğin, temel nöroloji bilimleri departmanı Zanvyl Krieger Akıl/Beyin Enstitüsü (Zanvyl Krieger Mind/Brain Institute) araştırmacıları tanıma, hissetme ve diğer "büyük" kapasitelerle
ilgilenirken, Tıp Fakültesi (School of Medicine) kampusündeki bazı araştırmacılar da, farklı uyarıcılara karşı nasıl tepkiler verdiklerini görmek için ayrı ayrı sinirlerden
gelen elektrik sinyallerini bir laboratuar kabında ölçmekteydiler.
Hopkins'te beyin üzerine çalışan bilim adamları dört temel araştırma alanında yoğunlaşıyorlar: Hücresel ve Moleküler Temel Nöroloji Bilimleri; Sistemler ile Bilişsel ve Hesaplamalı
Temel Nöroloji Bilimleri; Gelişimsel Temel Nöroloji Bilimleri ve Hastalık Nörobiyolojisi.
İlk alanda çalışan bilim adamları, farklı hücrelerin beyinde oynadıkları rolleri; hangi genler ve proteinlerin farklı tanımlara sahip beyin hücrelerine – nöronlar, astrositler ve gliane
yapmalarını ve ne yapmamalarını söylediğini ve hangi moleküllerin hücreler arası iletişimlerde rol oynadığını araştırmaktadırlar. Örneğin, Snyder 1970'lerin ilk
yıllarında, opyasenin beyin hücreleri üzerindeki doğal konaklama yerlerini ortaya çıkarmış ve daha yakın bir zamanda da iki gazın –azot oksit ve karbon monoksit beyin hücreleri arasındaki
haberleşmeye yardım etmede oynadıkları ulak rolünü tanımlamıştır.
Sistemler, Bilişsel ve Hesaplamalı Temel Nöroloji Bilimleri üzerinde çalışan bilim adamlarının bir kısmı, beynin belirli yetilerinin--bir hedefe uzanmamıza ve ona dokunmamıza imkan
sağlayan süreçler gibi – modellerini oluşturma amacıyla mühendislik ve bilgisayar bilimlerinden faydalanmaktadırlar. Diğerleri ise, beyinle ilgili en temel ve uzunca bir süredir sorulan sorulara cevap bulmaya
çalışmaktadırlar. Huganir ve meslektaşları, önemli bir soru olan "öğrenme ve bellek süreçlerinin nasıl oluştuğu" sorusuna yanıt ararken, gerçekten unutkan bir fare
yaratmışlardır.
Gelişimsel temel nöroloji bilimleri adı verilen alanda çalışan bilim adamları, kurbağadan fareye kadar çeşitli türlerin erken gelişim dönemlerinde sinirlerin gelişimini kontrol eden ve yöneten
protein ve moleküler yapıları ya da bir hücreye en başta sinir hücresine dönüşmesi emrini veren yapıları inceleyebilirler. David Ginty, Alex Kolodkin ve diğerleri, hücrenin ilk gelişimini yönlendiren
sinyalleri tanımlıyor ve bu bilginin, hasar gören sinirleri başarılı bir şekilde onarma yollarını göstermesini umuyorlar.
Beyin ve sinir sistemi hastalıklarının altında yatan biyolojik sorunlar üzerinde çalışan Hopkins bilim adamları da, elde ettikleri bilgilerin yeni tedavilerin geliştirilmesinde ve hatta
hastalıkların engellenmesinde yardımcı olacağı umuduyla, bu hastalıkların nedenlerini anlamaya çalışmaktadır. Söz konusu bilim adamları, ya bipolar bozukluk ve Parkinson gibi
hastalıkların genetik bağlarını araştırıyor, ya nöbet sonrası ikincil hasarın engellenmesini sağlayacak hedefleri bulmaya çalışıyor ya da müsküler distrofi ve Alzheimer
gibi hastalıklarda hücre ölümlerinin altında yatan karmaşık nedenleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Örneğin, Akira Sawa yakın zaman önce, p53 kanser geninin Huntington
hastalığında görülen sinir hücresi ölümlerinin kontrolünde büyük bir rol oynadığını saptamıştır.
Hopkins temel nöroloji bilimleri departmanı ilk kurulduğunda, ülkenin ilk temel nöroloji bilimi departmanlarından biriydi ve bugün, Tıp Fakültesi bünyesindeki 25 kadrolu öğretim üyesiyle temel nöroloji bilimi
departmanları içinde en büyük olanıdır. Temel nöroloji bilimleri alanında Hopkins bünyesinde ikincil düzeyde veya ortaklaşa görev yapan 78 öğretim üyesi daha bulunmaktadır; bunlardan yirmi ya da daha
fazlası kadrolu öğretim üyesi olarak, Nöroloji, Nöroşirurji veya Psikiyatri departmanlarında çalışmaktadır. Nöroloji departmanında yaklaşık olarak 75 ve Nöroşirurji departmanında
da 24 öğretim üyesi bulunmaktadır. Yaklaşık 100 yıl önce kurulan Psikiyatri departmanı, kadrolu ve tam zamanlı 139 öğretim üyesine sahiptir.
Web adresi:
Dört beyin bilimleri departmanın her biriyle ilgili ayrıntılı bilgi ve yapılan birkaç araştırma için:
http://www.hopkinsmedicine.org
DİĞER HABERLER
Karakteristik Kardiyak Yara Dokusu Ölümcül Aritmi Riskini Tahmin Ediyor
Manyetik rezonans görüntüleme ile (MRI) kalp çeperi taraması yapan Johns Hopkins araştırmacıları, kas duvar kalınlıklarının yüzde 25'ten fazlası yara dokusundan oluşan insanların,
ventriküler kalp aritmisi olarak bilinen hızlı ve tehlikeli bir kalp aritmisi için yapılan testte pozitif çıkma olasılıklarının diğerlerine göre 9 kat daha yüksek olduğunu
bulguladılar.
Genellikle, bu tür aritmi riski taşıyan hastaların kalbine, vücudun geri kalanına kan pompalayabilmek için kalbin çok hızlı atması durumunda, kardiyak ritmini yenide düzenlemek amacıyla elektro
şok uygulayan küçük bir cihaz olan defibrilatör yerleştirilmektedir. United States Centers for Disease Control and Prevention (Birleşik Devletler Hastalığı Kontrol ve Önleme Merkezi) verilerine göre, her
yıl 400,000'den fazla Amerikalının ani kalp ölümleriyle karşılaştığı ve bunların yaklaşık yüzde 30'unun nedenin aritmi olduğu tahmin edilmektedir.
Çalışmanın kıdemli yazarı ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi ve ona bağlı Kalp Enstitüsü'nde tıp, radyoloji ve biyomedikal mühendisliği profesörlerinden biri olan elektofizyolog
Dr. Henry Halperin (M.D.) konuyla ilgili olarak şöyle diyor:
"İleriki testler, yara dokusunun MRI ölçümlerinin aritminin neden olduğu ani ölümleri doğru tahmin ettiğini doğrularsa; bu durum, tarama yaparak defibrilatöre ihtiyacı olan ve olmayan hastaları
belirlemede altın Standard halini alabilir. Koroner arter hastalarının, ani kardiyak ölüm risklerine yönelik olarak tarama testlerine geniş çaplı erişimleri mümkün; ancak, testler kimlerin aritmi nedeniyle
aniden öleceğini belirlemede yetersiz kalıyor."
Aslında, U.S. National Center for Health Statistics (ABD Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi), 1 milyondan fazla Amerikalının defibrilatör kullandığı tahmininde
bulunsa da, bu yılın başında yayınlanan ulusal çalışmalar, bu cihazların sadece yüzde 5'inin kalp atışlarını doğru düzenleyebildiğini göstermektedir.
Circulation (Tiraj) dergisinin bugünkü ekinde yayınlanan son Hopkins bulgularının, - pompalama fonksiyonu ya da elektrik sinyalleri yerine - kalbin yapısını inceleyen ilk araştırmanın
bulguları olduğu düşünülmekte ve kalp fonksiyonları zayıf olan ancak arter hastalığı bulunmayan hastalardaki aritmi hakkında ipuçları bulunabilmesi açısından şu ana kadar söz
konusu yapıyı inceleyen tek araştırmaya ait bulgular olduğuna inanılmaktadır.
Araştırmacılara göre, testlerde kalbin ejeksiyon fraksiyonunda (kanın vücudun diğer bölgelerine gönderilmesi kapasitesi) ve/veya bu fraksiyonun bir aritmiyi harekete geçirmeye çalışan elektriksel
uyarılara karşı direncinde anomaliteler saptandığında defibrilatörlerin kullanılmasına karar verilmektedir.
Çalışma baş yazarı ve Hopkins'te tıp ve radyoloji doçenti olan kardiyolog Dr. João Lima (M.D.) şu açıklamayı yapıyor: "MRI tekniğimiz diğer mevcut tekniklere göre çok daha fazla
avantaj sağlıyor; çünkü, ameliyatın getirdiği enfeksiyon riski ortadan kalkıyor; invazif bir teknik değildir; kateter kullanımı yok ve sadece 45 dakika süren oldukça kolay bir işlem."
Lima, yüzde 60'lık ejeksiyon fraksiyonu gösteren hastanın normal pompalama kapasitesine sahip olduğunun; ancak, dokuz ay ya da daha uzun bir süre için geçerli olan yüzde 30'un altındaki bir oranın ise düşük
bir oran ve aritmi için de bir risk faktörü olarak kabul edildiğinin altını çiziyor. Hastanın yüzde 30'un biraz üstünde bir ejeksiyon fraksiyonu göstermesi durumunda, hastanın defibrilatöre ihtiyacı olup
olmadığını anlamak için, bir elektrofizyoloji testi yapıldığını da ifade ediyor. Bu testte kalbin içine ince bir kateter yerleştirilerek, kalp sağlıklı ise ve kişi risk
altında değilse hiçbir etkisi olmayacak bir aritmi yaratılmaya çalışılıyor. Ancak, Lima "Bir kez oluyorsa, tekrar olma ihtimali iki ya da dört kez daha fazladır" uyarısında bulunuyor.
Temmuz 2003'ten Şubat 2005'e kadar süren çalışmaya, Baltimore bölgesinden yirmi beş kişi katılmıştır. Katılımcılar, 53 yaş ortalaması olan kadın ve erkeklerden
oluşan bir grup olup, serbest hekimler tarafından kardiyak değerlendirme için Hopkins'e yönlendirilmişlerdir. Hiçbirinde, ani kardiyak ölümlerin bir başka sebebi olan koroner arter hastalığı
semptomları görülmemiştir: ancak, hastalar nefes darlığı, ani halsizlik ve merdiven çıkamama gibi kalp hastalığının diğer belirtilerinden şikayetçidirler.
Araştırmacılar, esas MRI'nın bir parçası olarak, Hopkins'te geliştirilen ve kalp kası duvarlarındaki yara dokularının kesin miktar ve dağılımlarının
haritasını çıkarmak ve boyutlarını ölçmek için kullanılan bir teknikten faydalanmışlardır. Yara dokusu miktarı, kas duvarı kalınlığının -yaklaşık
olarak ortalama 1 santimetredir- bir yüzdesi olarak hesaplanır. Araştırmacılar, yoğun, lifli dokudan oluşan, çok az miktarda kan tedarikinin olduğu ya da hiç olmadığı yara dokusunun,
görüntülemede açık bir şekilde görüldüğünü belirtiyor. MRI'dan sonra, her hasta katater aracılığıyla yapılan bir Standard elektrofizyoloji değerlendirmesinden geçmiştir.
İstatistiksel analizler MRI yardımıyla, sonuçları pozitif çıkan 5 hastanın, yüzde 26 ila 75 arasında değişen oranlarda yara dokusu özelliği gösteren, karakteristik yara
şablonları geliştirdiğini göstermiştir. MRI yara dokusunun niye geliştiğini açıklamasa da, bu tür yara dokuları daha önce kalp hastaları üzerinde yapılan otopsi incelemelerinde tespit
edilmiştir. Araştırmacılar, kalp duvarındaki eksi enflamasyon, hasar ya da aşırı baskıların bu fibrosis ve yara dokusu oluşumuna neden olabileceğini ifade ediyor.
Araştırma baş yazarı ve Hopkins'te kardiyak elektrofizyoloji, klinik ve araştırma alanlarında araştırma görevlisi olan Dr. Saman Nazarian (M.D.), şöyle bir açıklamada bulunuyor:
"Çalışmamız, kardiyak MRI'nın kalp ve damar hastalıklarının önlenmesi ve tedavisinde potansiyel kullanım imkanlarını gösteren bir başka örnektir. Kardiyak MRI halihazırda, kalbin
yapısı ile fonksiyonlarını ve kalp ve damar hastalıklarının yol açtığı yapısal değişikliklerin boyutlarını değerlendirmede kullanılmaktadır. MRI
aynı zamanda, yoğun tedaviye ihtiyaç duyan hastaların belirlenmesinde de kullanılabilir ve invazif kalp ameliyatlarını planlama da ya da bypass ameliyatları için en uygun adayların seçilmesinde de
fayda sağlayabilir."
Nazarian, bu sonuçların aynı zamanda, kardiyak MRI'nın aritmiler nedeniyle ani kalp ölümü riski (ortalama bir risk) taşıyan insanlara –yüzde 30 ila yüzde 50 arasında ejeksiyon fraksiyonu gösteren ve ciddi bir
koroner arter hastalığı olmayan hastalar- tarama yapılmasında da faydalı olabileceğinin altını çiziyor.
Nazarian şöyle devam ediyor: "Diğer bir terapötik çıkarım ise, bize ipucunu verecek yara dokusunun tanımlanmasının, aritmiyi tetikleyen kalp kası bölgelerinin kesilmesi ya da yakılmasında
izlenen prosedürlerin geliştirilmesi imkanını vermesidir."
Bu çalışmanın finansmanı Donald W. Reynolds Foundation (Donald W. Reynolds Vakfı) ve National Institutes of Health (Ulusal Sağlık Enstitüsü) tarafından sağlanmıştır. Halperin,
defibrilatör üreticisi bir firma olan Medtronic'in ücretli danışmanıdır. Eş araştırmacı Dr. Ronald Berger, (M.D., Ph.D.), bir başka cihaz üreticisi firma olan Guidant Corp.'un ücretli
danışmanıdır. Her iki şirket de çalışmaya finansman sağlamamıştır ve hekimlerin seçimi Johns Hopkins Üniversitesi (Johns Hopkins University) tarafından, çıkar
politikaları çatışmasına uygun koşullar çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. |
|