The latest medical advances from Johns Hopkins Medicine


HOPKINS, TARİHSEL "DOMİNO DONÖR" "BEŞLİ" BÖBREK NAKLİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ
 
Johns Hopkins'teki cerrahi ekipler, 10 kişi arasında ilk beşli böbrek değişimini başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. Üç erkek ve iki kadından oluşan beş alıcının yanı sıra, hepsi kadınlardan oluşan beş donörün durumu da oldukça iyi. 10 saat süren bu ameliyat maratonu, 14 Kasım günü saat 07:00'da Johns Hopkins Hospital'da başladı ve on iki cerrah, on bir anesteziyoloji uzmanı ve on sekiz hemşirenin yer aldığı altı ameliyathanede gerçekleştirildi.

Dört nakil adayı da, kan ve doku tipinin hedef alıcıya uymadığı ve dolayısıyla istediği halde organını istediği kişiye bağışlayabilecek durumda bulunmayan bir donörle birlikte değerlendirmek üzere ayrı ayrı Johns Hopkins'e başvurmuştu. Önceden geliştirilen bir canlı donör eşleştirme sistemi kullanan Johns Hopkins nakil ekibi, bu eşleştirmeye özgecil bir donörü de ekleyerek, başlangıçtaki dört gönüllünün daha önce hiç karşılaşmadıkları kişilerden uygun böbrekleri aldıkları ve son böbreğin ise "United Network for Organ Sharing" (UNOS - Birleşik Organ Paylaşımı Ağı) kurumunun böbrek bekleyenler listesinde ilk sırada yer alan bir hastaya nakledildiği beşli bir takas gerçekleştirmeyi başarmıştır. Özgecil donör, kişisel nedenlerden ötürü, herhangi bir alıcıya böbrek vermek isteyen kişidir.

Johns Hopkins nakil ekibi, uyumsuz donör-alıcı çiftleri arasında yapılan böbrek değişimi uygulamasına öncülük etmektedir. Johns Hopkins, "domino" nitelikli olmayan ilk KPD naklini Birleşik Devletler'de 2001 yılında; "domino" nitelikli olmayan ilk üçlü KPD naklini 2003 yılında ve ilk üçlü domino naklini ise 2005 yılında gerçekleştirdi. Bugüne dek, Hopkins cerrahları KPD ameliyatlarında 41 hastaya nakil gerçekleştirdi. Salı günü gerçekleştirilen ameliyatlarda, cerrahi ekipler, birbiriyle akraba olmayan beş kadın donörden böbrek aldı ve bu böbrekleri yaşları 40 ila 77 arasında değişen ve akraba olmayan beş alıcıya nakletti.

Bir "özgecil" donörümüz, trafik kazası ve bir hastalık dolayısıyla kocasını ve kızını kaybettikten sonra böbrek bağışında bulunmaya karar verdiğini söyleyen 48 yaşındaki sağlıklı bir bilgisayar programcısıydı.

Böbrek Naklinde Uyuşmazlık Programı başkanı olan; Hopkins'te Nakil Bölümü başkanlığı ve Genel Nakil Merkezi direktörlüğü yapan Robert Montgomery konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu kişiye özgeciliğini gerçekleştirmede yardımcı olmak için onu domino nakline dahil etmek bizim için bir ayrıcalıktı; bu şahıs, bize kendisi olmaksızın gerçekleştirilemeyecek bir beşli nakil yapma imkanı sundu."

İngiltere'de yayınlanan Lancet (Neşter) dergisinin Ağustos sonu sayısında yer alan bir makalede Montgomery, nakil için hazır organ sayısını önemli düzeyde artırmak ve hem nakil donörleri hem de alıcıların çıkarlarına daha iyi hizmet edebilmek amacıyla özgecil donörler ile uyumsuz alıcıları eşleştirmeye yönelik daha kapsamlı bir sisteme ilişkin ayrıntılı bir plan oluşturdu.

Montgomery'ye göre, bu tür uluslararası bir sistem uygulanmadıkça özgecil donörler genellikle bir Internet bağış sitesine kayıyor ya da sadece bir hastanın faydalanabileceği ve tutarlı olmayan bir tahsis sistemine maruz kalıyor.

Montgomery sözlerine şöyle devam etti: "Domino-eşli bağış ile söz konusu üç etik kural da karşılanıyor. Alıcının nakil kaybı riski daha çok kişi arasında paylaştırılarak, iyi sonuç elde etme olasılığı artırılıyor. Birçok durumda uyumsuz donör-alıcı havuzlarının genellikle çok sayıda eşleştirilmesi zor hastayı kapsaması nedeniyle, en büyük ihtiyaç içinde olanlara hizmet veriliyor. Zincirde en son eşleştirilen donörün böbreği, ölü donör bekleme listesinde yer alan bir sonraki uygun hastaya tahsis edildiği için adalet de sağlanmış oluyor."

Donörlerin her biri, kendilerinde kalan böbreklerinin düzgün şekilde çalışmaya devam edip etmediğinden emin olmak için, hayatları boyunca kontrol altında tutulacak. Böbreğin vücut tarafından reddedilmesini önlemek için alıcılara ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Hastalar, ilk altı hafta boyunca haftada bir daha sonra ise ayda bir değerlendirilecek ve hastaneye geliş gidişlerinin sıklığı zamanla azalacaktır. Canlı donörden alınan bir böbreğin ortalama ömrünün 18 ila 20 yıl olması beklenmektedir. Alıcılar, kan pıhtılaşması, son dönem renal hastalık ve motorlu araç kazası gibi çeşitli nedenlerle böbrek yetmezliği ile karşı karşıya kalmışlardır.

İmmünogenetik uzmanları, anesteziyoloji uzmanları, ameliyathane hemşireleri, nefroloji uzmanları, transfüzyon tıbbı hekimleri, yoğun bakım doktorları, başhemşireler, teknisyenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, eczacılar, finans koordinatörleri ve idari destek personelinden oluşan yaklaşık 100 tıp uzmanı, bu karmaşık nakil dizilerini mümkün kılmak için çalışmıştır.
 
KEMİK KAYBI İLACI MİLYONLARCA ARTRİT HASTASI İÇİN FAYDALI OLABİLİR
 
Johns Hopkins romatizmal hastalıklar uzmanı Dr. Clifton Bingham (M.D.) başkanlığında yakın zamanda gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, hassas ve yaşlanan kemikleri güçlendirmek için yaygın olarak kullanılan ilaçları alan insanlar aynı zamanda eklemlerini de koruyor olabilir.

Risedronatın ve aynı ilaç sınıfına ait diğer bileşenlerin hayvanlardaki eklem hasarını yavaşlatmakla kalmayıp insanlarda kıkırdağa zarar veren kemik lezyonlarını da azalttığını fark eden araştırmacılar, risedronatın osteoartrit tedavisinde de kullanılıp kullanılamayacağını sorgulamaya başladı.

Araştırmacılardan oluşan uluslararası bir ekip, iki yıl boyunca hem Birleşik Devletler hem de Avrupa'daki 2.483 artrit hastası erkek ve kadını inceledi. Çalışmaya katılanların tümünde, diz eklemini koruyan kıkırdakta kayıp - bir osteoartrit belirtisidir – söz konusuydu.

Bingham ve ekibi, katılımcılara çeşitli dozlarda plasebo veya -kemik kaybının tedavisinde uygulanan normal dozlar da dahil olmak üzere - risedronat verdiklerini ifade etti. Katılımcıların dizlerinde tespit edilen kıkırdak miktarı, birinci ve ikinci yılda yapılan röntgen analizleri kullanılarak ölçüldü. CTX-II olarak bilinen kıkırdak yıkımına ilişkin bir belirti olup olmadığını kontrol etmek için aynı zamanda kan testleri de yapıldı.

Osteoartritli hastalarda kıkırdak aşınmaya başladığı zaman kanda CTX-II serbest kalır. CTX-II düzeylerinden yola çıkarak kıkırdak yıkımının hızı ve düzeyi tahmin edilebilir.

Bingham konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Kan testleri, risedronatın kemik kaybını stabilize etmekle kalmayıp büyük bir ihtimalle kıkırdak yıkımını da yavaşlattığını ortaya çıkardı."

Bingham X-ışınlarının, plasebo grubu ile karşılaştırıldığında risedronat kullananların eklem yapılarında meydana gelen gözle görülür ciddi değişiklikleri ortaya koymada başarısız olduğunu; ancak, tüm tedavi gruplarında hastalığın ciddi bir ilerleme gösterdiği hasta sayısının düşük olduğunu vurguladı. Bingham, şimdi en büyük sorunlardan birinin osteoartrit hastalarda eklem bozulmalarına ilişkin risk faktörlerini tanımlamak olduğunu sözlerine ekledi.

25 milyon insanın osteoartrit ve 44 milyon insanın osteoporoz hastası olduğu tahmin edilen Birleşik Devletler'de, risedronat alan çalışma grubundaki katılımcıların CTX-II düzeylerinde fark edilir bir düşüş görüldü. İlacı normal düzeylerde ve karşılaştırma amacıyla alışılanın üstündeki düzeylerde alan hastaların kıkırdak zayıflamasında, ciddi yan etkiler görülmeksizin, benzer yavaşlamalara rastlandı.

Bununla birlikte, plasebo grubunda yer alanların CTX-II düzeylerinde, kıkırdaklarının ilaç alan gruba kıyasla daha hızlı kötüleştiğine işaret eden bir artışa rastlanmıştır.

Bingham sözlerini şu uyarıyla sürdürmektedir: "Ne tüm artrit hastalarının dışarı çıkıp bu tür ilaçlar yazdırmalarını tavsiye ediyor ne de doktorların şu anda residronatı artrit tedavisinde kullanmalarını öneriyoruz. Ancak, kemik döngüsünü etkileyen ilaçların, artrit tedavisinde potansiyel etkilerinin daha ayrıntılı olarak incelenmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Çalışmada karşımıza çıkan kan testi değişiklikleri, halihazırda kemik güçlendirici ilaç alan kişilerin aynı zamanda eklemlerine de faydalı olduğu anlamına gelebilir."

NOT: Dr. Bingham, risedronatı Actonel markasıyla üreten Proctor & Gamble Pharmaceuticals'dan danışmanlık ücreti almaktadır. Buna ek olarak, çalışma ekibinin birkaç üyesi de diğer ilaç firmalarından danışmanlık ücreti almaktadır.
 
"KAS" PROTEİNİ PROSTAT KANSERİNİ TETİKLİYOR
 
Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi (Johns Hopkins Kimmel Cancer Center) araştırmacıları, prostat kanserinin gelişimi ve yayılmasında ilk kez kas proteini miyosin VI'nın ilintisini fark etti.

Johns Hopkins bilim adamları, insan prostat kanseri hücreleriyle yaptıkları bir dizi laboratuar çalışmasında şaşırtıcı bir şekilde hem prostat tümörü hücreleri hem de prekanseröz lezyonlarda aşırı miyosin VI üretimi ile karşılaştı. Bilim adamları, hücreleri genetik olarak değiştirerek miyosin VI'yı "susturduklarında", hücrelerin bir deney tüpü içinde daha az yayılabildiklerini bulguladı.

Araştırma eş yazarı ve patoloji, üroloji ve onkoloji doçenti Dr. Angelo M. De Marzo (M.D.; Ph.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Elde ettiğimiz sonuçlar, miyosin VI'nın günümüzde teşhis edilen insan prostat kanserlerinin çoğunun habis niteliği kazanması ve bu niteliği muhafaza etmesinde kritik öneme sahip olduğunu ortaya koyuyor."

American Journal of Psychiatry'nin (Amerikan Psikiyatri Dergisi) Kasım sayısında yayımlanan Johns Hopkins çalışması, hastalığı teşhis ve tedavi etmenin ve ilaçlar ile ameliyatın etkilerini takip etmenin daha iyi yollarını bulmada potansiyel bir öneme sahiptir. Makalenin kıdemli yazarı ve üroloji yardımcı doçenti Dr. Jun Luo'ya (Ph.D.) göre, miyosin VI'nın hedeflenmesi hastalığın tedavisinde yeni yaklaşımlara ulaşmamızı sağlayacak yeni ve umut vaat eden bir yaklaşım sunmaktadır.

Miyosinler, hücre hareketi ve kas kasılmalarında gerekli gücü sağlayan ve 40 motor proteinden oluşan bir gruptur. Normalde miyosinler, aktin adı verilen bir proteinin lifleri boyunca tek bir yönde kayar. Ancak, miyosin VI tabiatına aykırı hareket eder ve klasik bir "kas" proteini gibi çalışmaz.

DNA mikro-dizin yönteminden yararlanarak Johns Hopkins'teki hastalardan alınan 59 iyi huylu veya kanserli prostat doku örneğindeki tüm genleri inceleyen araştırmacılar, habis örneklerde miyosin VI ekspresyonunun normal örneklerden 3,7 kat daha fazla olduğunu ve prostat büyümesi görülen hastalardan alınan örneklere göre 4,6 katlık bir artış görüldüğünü bulguladı.

Araştırmacılar daha sonra 240 prostat doku örneğinde miyosin VI'nın izini sürdü ve yüksek düzeyli prostatik intraepitelyal neoplazi (PIN) ve proliferatif inflamatuar atrofi gibi pretümör durumlarında prostat kanseri gelişiminin başlangıç aşamasında aşırı miyosin VI üretimi olduğunu ortaya çıkardı.

Son olarak, miyosin VI proteini etkisiz hale getirilerek bazı kanser hücreleri değiştirildiğinde, kanser hücrelerinin yayılmada zorlanmanın yanı sıra bir tümör baskılayıcısı olan tioredoksin etkileşimli proteini (TXNIP) on kat daha fazla salgıladıkları da görüldü.

Yaşamları boyunca her dokuz Amerikalı erkekten birini etkileyen prostat kanseri, esas olarak kan testiyle prostat spesifik antijen (PSA) düzeylerinde bir artış tespit edilmesi durumunda prostat bezine iğne biyopsisi uygulayarak teşhis ediliyor. Luo'ya göre, PSA testi her ne kadar yaygın olsa ve birçok erkeğe erken teşhis ve daha iyi tedavi şansı sağlasa da, kanserin varlığını belirlemede yeterince hassas ve spesifik olmayabilir. Luo sözlerini şöyle sonlandırdı: "Miyosin VI ya da diğer faktörleri kullanarak, idrar ve kan örneklerindeki yüksek ya da düşük düzeyleri belirlemek için bir laboratuar testi geliştirilebilir ve bu, prostat kanserinin tespitinde faydalı olabilir." Miyosin VI'nın ovaryum kanseri ile ilişkili olduğu da ortaya kondu.
 
ARAŞTIRMACILAR CROHN HASTALIĞI İLE BAĞLANTILI GENİ BULDU
 
Araştırmacılardan oluşan uluslararası bir ekip, inflamatuar bağırsak hastalığı (IBD), Crohn hastalığı ve ülseratif kolit ile bağlantılı bir başka gen mutasyonu tanımladı.

Johns Hopkins gastroenteroloji uzmanları ve genetik uzmanlarını da kapsayan ekip, bu alışılmamış mutasyonun Crohn hastalığı görülmeyen sağlıklı insanlarda var olan ve hastalığın görüldüğü kişilerde nadiren rastlanan interleukin-23 (IL-23) adı verilen gen reseptöründe olduğunu ifade etmektedir.

IL-23, kronik inflamasyonu düzenleyen ve vücudun bakteriyel enfeksiyonlara karşı mücadelesine yardım eden bir proteindir. IL23R olarak adlandırılan reseptörü, enfeksiyonlara karşı bağışıklık tepkisi geliştirmekten sorumlu beyaz kan hücreleri olan lenfositler ve makrofajlarda bulunuyor. IL-23 uzun süredir IBD ve otoimmün sedef hastalığı ile ilişkilendiriliyor; ancak, proteinin reseptöründeki bu yeni genetik varyasyon hastalık sürecini takip etmede ve potansiyel ilaç tedavilerinde yeni bir yol sunmaktadır.

Çalışma ortak yazarı, Johns Hopkins Harvey M. ve Lyn P. Meyerhoff İnflamatuar Bağırsak Hastalığı Merkezi (Johns Hopkins' Harvey M. and Lyn P. Meyerhoff Inflammatory Bowel Disease Center) araştırma ve genetik laboratuarları direktörü ve tıp doçenti Dr. Steven R. Brant (M.D.) konuyla ilgili olarak şu açıklamada bulundu: "Keşfettiğimiz IL-23 reseptör varyasyonu, vücudun kronik inflamasyona verdiği tepkiyi otoimmün hastalığını tetikleyebilecek şekilde değiştirerek IL-23 yolağını etkiliyor gibi görünüyor. Söz konusu genin, sedef hastalığı gibi diğer otoimmün hastalıklarda bulgulanmış olduğu gerçeği doğru yolda olduğumuza dair güçlü bir ipucu."

Araştırmacılar, Crohn çalışması kapsamında, insan genomunu oluşturan 22.000 genin neredeyse tamamını tarayarak hastalıkla ilişkili IL23R protein varyasyonunun yerini tespit etti. Çalışmada 547 Crohn hastasından oluşan deney grubu ile 548 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu incelendi. Hastalar, konsorsiyumda yer alan yedi merkezin altısından seçildi. Araştırmacılar, tekil nükleotid polimorfizmleri ya da SNP'ler olarak bilinen 300.000'den fazla genetik kod varyasyonunu inceledi ve bu 22.000 gen arasındaki varyasyonlardan hangilerinin Crohn hastalığını geliştiren genetik predispozisyonları açıklayabileceğini bulmaya çalıştı. SNP'ler DNA kodlarımızda sıkça meydana gelen ve hastalıkların genetik bağlantılarını bulmada bir yöntem olarak sıkça kullanılan varyasyonlardır. Araştırmacılar, hastalıklarla bağlantılarını bulabilmek için neredeyse tüm insan genlerinde bulunan varyasyonları incelemeyi mümkün kılan görece yeni bir teknoloji kullanarak genomları taradı.

1 milyondan fazla Amerikalı, Crohn ya da ülseratif kolit hastasıdır. IBD kalıtsal olma eğilimi gösterdiği ve belirli etnik gruplarda daha yaygın olduğu için, bilim adamları uzun süredir ciddi bir genetik bileşenden şüphelenmektedir.

Brant, ekibin Crohn hastalığı ile potansiyel olarak bağlantılı ilave gen varyasyonlarını tanımladığını ve konsorsiyumun bunları da inceleyeceğini ifade etti.

Araştırma ortak yazarı ve Meyerhoff İnflamatuar Bağırsak Hastalığı Merkezi (Meyerhoff Inflammatory Bowel Disease Center) yardımcı doçentlerinden Dr. Themistocles Dassopoulos (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Crohn hastalığı ile ilgili daha çok gen keşfedildikçe, gen testinin her bir hastanın teşhis ve tedavisinde önemli bir rehber olabileceği günlerin geleceğini öngörüyoruz."
 
RAHİM KANSERİNE YAKALANMA RİSKİNİ AZALTABİLİR MİSİNİZ?
 
Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Sağlığı bölümü doktorlarından Doç. Dr. Fatih Güçer, Dr. Naciye Mülayim kadın sağlığını tehdit eden rahim kanseri ile ilgili bilgi verdi.

Kadın genital sistemi kanserleri tüm dünyada kadın ölümlerinin en önde gelen sebepleri arasında yer almaktadırlar. Doktor olarak bir görevimiz bu hastalığa yakalanmış olan hastalarımızı en iyi ve en modern şekilde tedavi etmek olmakla beraber bir diğer görevimizde insanlarımızı bu kanserlere karşı verilen savaşta bilinçlendirerek onların bu kanserlere yakalanmalarını önlemektir.

Rahim kanserleri, jinekolojik kanserler içerisinde en sık rastlanılanı rahim kanserleridir ve endometriyum adı verilen, rahmin iç duvarını döşeyen dokudan gelişirler. Çeşitli risk faktörlerinin bu hastalığın ortaya çıkma olasılığını artırdığı bilinmektedir. Bu risk faktörlerinin başlıcaları arasında erken yaşta ilk adet görme, geç menopoza girme, yaşam boyunca adet kanamalarının görüldüğü toplam süre, hiç gebe kalmamış veya doğum yapmamış olmak, aşırı şişmanlık, sadece östrojen hormonu içeren hormon ilaçlarını kullanmak, meme kanseri tedavisi için tamoksifen isimli ilacın kullanımı, hayvansal yağdan zengin beslenme, şeker hastalığı olması ve ailede birinci derece akrabalarda rahim kanseri ve/veya yumurtalık kanseri ve/veya barsak kanseri olma hikayesi sayılabilir.

Bu risk faktörlerinin bir çoğu kişi tarafından değiştirilemeyecek faktörlerdir. Diğer taraftan kadınlarımızın rahim kanserine yakalanma risklerini azaltabilmek için alınabilecek bir takım önlemler de vardır. Bunlar:

1) Obezitenin önlenmesi: Obezite dediğimiz aşırı şişmanlık, diyet ile ve gerektiğinde uzman doktor kontrolünde kullanılabilecek bazı ilaçlarla engellenebilir. Sağlıklı bir kiloda olmak şişmanlık ve şeker hastalığının endometriyum kanseri ile olan doğrudan ilişkisini yıkmak açısından anlam taşımaktadır. Ayrıca kalp ve tüm vucut sağlığıda göz önüne alınacak olursa, obezitenin önlenmesinin önemi bir kez daha ortaya çıkmış olur.

2) Doğum kontrol hapları kullanımı: Doğurganlık döneminde doğum kontrol hapı kullanmış olmak endometriyum kanseri riskini azaltır. Bu koruyucu etki en fazla uzun süreli kullanımda görülür ve hap kullanımına son verildikten sonra en az 10 yıl sonrasına kadar sürer. Bu etki hiç çocuk doğurmamış olan kadınlardaki riskin azaltılması içinde ayrı bir önem taşımaktadır.

3) Diyetle yağ alımının kısıtlanması: Bir çok bilimsel çalışmada diyetle hayvansal yağ alımı ile rahim kanserlerinin ortaya çıkması arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Ayrıca ağırlıklı olarak meyve ve sebze ile beslenmenin, rahim kanseri riskini azaltmakta olduğuda bilimsel olarak gösterilmiştir.

4) Ailede rahim, barsak veya yumurtalık kanserlerinden birinin veya birkaçının birden fazla birinci derece akrabada olması durumunda yapılacak genetik testler: Barsak kanserine yakalanmış olan kişilerde, rahim kanserine yakalanma rizikosunun artmış olması ile aileden gelen bazı genetik faktörlerin rahim kanserinin ortaya çıkmasında rolü olduğu gerçeği anlaşılmıştır. Ailesinde veya kendisinde bu tip tümörü olan kişiler, doktoruna başvurarak bu hastalığa kendilerinin yatkınlığı olup olmadığını öğrenmeleri mümkündür. Bizim kliniğimizde de bu testler gerekli olan durumlarda ve gerekli görülen kişilere uygulanmaktadırlar.

5) Düzenli yıllık jinekolojik muayeneler: Rahim kanserlerinin öncü lezyonları ultrasonografi ile saptanabilmektedir. Rahim kanserlerinin sıklığı 40 yaş üstünde artmaya başlar. Menopoz döneminde ve sonrasında bu sıklık belirgindir. Özellikle menopoza yakın dönemlerde ve sonrasında düzenli jinekolojik kontroller hastalık ortaya çıkmadan ve erken dönemde iken teşhis konmasını sağlayacaktır.

Uluslararası standartlarda eğitim almış ve yurtdışında deneyim kazanmış değişik alt branş uzmanlarından oluşan geniş kadrosu ve sahip olduğu teknolojik olanaklarla 24 saat hizmet veren Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü, her yaş döneminde kadınların karşılaşabileceği her türlü tıbbi sorunun çözümünü hedefleyen bir kadın sağlığı merkezi olarak çalışmaktadır.

Daha fazla bilgi için:
MESE İletişim Danışmanlığı – 212 274 81 43
Sinem Bıyık – sinem@mese.com.tr
 

 


DİYABET HER YAŞ İÇİN AYNI DEĞİL
 

Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Akademisi'nde (Johns Hopkins Bloomberg School of Public Health) yapılan yeni araştırmaya göre, orta yaş döneminde (40-64) diyabet teşhisi konan yaşlılar ve daha ileri yaşlarda (65 yaş üzeri) teşhis konan insanlar iki ayrı grup oluşturuyor.

Çalışma, bu iki yaş grubunun karşı karşıya kaldığı hastalık kaynaklı sorunların farklı olduğunu ve farklı tedavi hedefleri gerektirebileceğini ortaya koydu.

Çalışma baş yazarı ve Bloomberg Halk Sağlığı Akademisi Epidemiyoloji Bölümünde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapan Dr. Elizabeth Selvin (PhD, MPH) şu açıklamayı yaptı: "ABD'deki 65 yaş ve üstü birey sayısı ciddi oranda artıyor ve diyabet nüfusun bu kesimi için büyüyen bir sorun. Ayrıca, yaşam kalitesindeki artışla birlikte daha çok kişi çok daha ileri yaşlara kadar yaşayabilmekte ve bu durum, diyabet hastası yaşlıların daha yoğun tedavi ihtiyacını artırıyor."

Çalışma yazarları, diyabet hastalığının genel ABD nüfusu içindeki yaşlı insanlar arasında yaygınlığına ilişkin ulusal ölçekli bir saptamada bulunmak amacıyla, 2.809 yaşlının 1999-2002 verilerini analiz etti. Veriler, kurumsal nitelikli olmayan ABD sivil nüfusu üzerinde yapılan ve devam etmekte olan bir çapraz kesitli araştırma olan Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması'ndan (NHANES) alınmıştır.

Yazarlar, 65 yaş ve üstü ABD nüfusunun %15'ine – yaklaşık 5,4 milyon insana karşılık gelen bir oran - daha önceden diyabet teşhisi konulduğunu bildirmektedir. Buna ek olarak, 65 yaş ve üstü ABD nüfusunun %6,9'u (2,4 milyon kişi) teşhis edilmemiş diyabet hastası olup durumlarından haberdar değil.

Orta yaşta iken diyabet hastalığına yakalanan yaşlıların, uzun yıllar boyunca yüksek glükoz düzeylerinin getirdiği kümülatif hasar nedeniyle retinopati olma olasılığı daha yüksekti. Durumları, glisemi kontrolü konusunda da daha kötüydü. Bunun aksine, diyabet teşhisi geç yaşta konan yaşlılar da benzer kardiyovasküler hastalık sorunlarıyla karşılaşıyordu; ancak, kan basıncı ve kolestrol tedavisi hedeflerine ulaşmak için daha az yoğun bir tedaviye ihtiyaçları vardı.

Selvin sözlerini şöyle sürdürdü: "Diyabetli iki yaşlı gurubu, hastalığın getirdiği farklı sorunlar da dahil olmak üzere farklı özellikler sergiliyor. Diyabet hastası yaşlılar heterojen bir grup teşkil ediyor ve doktorların klinik uygulamalar sırasında bu iki gruba yönelik farklı tedavi hedefleri belirlemesi gerekebilir."

 
ÇİKOLATA "DÜŞKÜNLERİ" BİLİME TATLI BİR DERS VERDİ
 

Kanın yapışkanlığını test etmeyi amaçlayan bir çalışmaya katılmak için en sevdikleri alışkanlıklarını bırakmayı göze alamayan bazı "çikolatakolikler", diğer çikolata düşkünlerine – ve bilime – farkında olmadan da olsa büyük bir iyilik yaptı.

Johns Hopkins'teki araştırmacılar, bu kişilerin günde birkaç parça çikolata yeme "zaaf"larının, bazı erkek ve kadınlarda trombositlerin dar kan damarlarında pıhtılaşma eğilimini azaltarak kalp krizi kaynaklı ölümleri nasıl neredeyse yarıya indirdiğini açıklamaya yönelik ilk biyolojik analiz olduğuna inanılan sonuca götürdüğünü söylüyor.

Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Bloomberg Halk Sağlığı Akademisi profesörlerinden Dr. Diane Becker (M.P.H., Sc.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu çikolata "düşkünleri" bize kakao tanelerindeki kimyasalın, pıhtı oluşması ve bu pıhtının bir kan damarını tıkaması halinde kalp krizine neden olarak ölümcül bir hal alabilecek olan trombosit birikmesini azaltmada aspirine benzer bir biyokimyasal etkiye sahip olduğunu öğretti."

Becker çalışmasının, genellikle beslenme şeklini bozacak miktarda şeker, tereyağı ve krema içeren çok miktarda çikolata yenmesini öğütlemek amacında olmadığının da altını çiziyor. Doktorun önerisi, çikolatanın en saf hali olan ve kavrulmuş kakao tanelerden elde edilen kurutulmuş özden yapılan siyah çikolatadan günde 2 yemek kaşığı yemek olabilir.

Becker'e göre, normal çikolatayı ve özellikle de tereyağı ve şeker oranı yüksek olan türlerini çok fazla tüketmemek koşuluyla, düzenli beslenmenin bir parçası olarak az miktarda çikolata yemek ya da sıcak çikolata içmek kişisel sağlık için muhtemelen faydalıdır.

Çalışmada, 139 kişi aspirinin kan trombositleri üzerindeki etkilerinin incelendiği daha geniş bir araştırmanın kapsamı dışında bırakıldı. Johns Hopkins'te Haziran 2004-Kasım 2005 arasında gerçekleştirilen Aspirin Tepkisine İlişkin Genetik Çalışmada (GeneSTAR) yurt çapında 500'ün üzerinde erkek ve 700'ün üzerinde kadın katılımcıya yer verildi.

Aspirin uygulanmaya başlanmadan kısa bir süre önce deneklerden sıkı bir egzersiz rejimine girmeleri ve sigaradan ve trombosit aktivitesini etkileyeceği bilinen yiyecek ve içeceklerden uzak durmaları istendi. Bu gıdalar, kafeinli içecekler, şarap, greyfurt suyu – ve çikolatayı kapsıyordu.

Söylenenlere uymayan katılımcılar – çikolata yediğini itiraf edenler - flavonoid "karışım"larını çikolata parçaları, sıcak çikolata, üzüm, siyah ya da yeşil çay ve çilek gibi farklı kaynaklardan edinen çeşitliliğe sahip bir gruptu. Bu katılımcılar aspirin çalışmasından çıkarılırken Becker ve ekibi, çikolatanın vücudun günlük bazda geri dönüştürdüğü kan trombositleri üzerindeki etkisini ölçmek amacıyla bu kişilerin kan testi sonuçlarını değerlendirdi.

Her iki grubun trombosit örnekleri, trombositlerin saç teli inceliğindeki plastik bir tüpte birikmesinin ne kadar zaman alacağını ölçmek için tasarlanan mekanik bir kan damar sistemi içinden geçirildiğinde çikolata sevenlerin daha az reaktif olduğu görüldü.
Öngörüldüğü üzere, çikolatadan uzak duranların trombositleri daha hızlı birikti.

Trombosit aktivitesinin atık ürünleri (temel olarak üriner tromboksan) ile ilgili başka bir kilit idrar testinde, bilim adamları, çikolata yiyenlerin çikolatadan uzak duran gruba göre daha az aktivite gösterdiğini ve daha az atık ürün çıkardığını (çikolatadan uzak duranlarda ortalama 287 nanogram/milimol kreatinine karşı 177 nanogram/milimol kreatinin) bulguladı.

21-80 yaş arasındaki katılımcıların %31'i siyah geriye kalanı ise beyazdı. Çalışma kapsamında toplamda, trombosit reaktivitesine ilişkin 200'den fazla farklı test ve analiz yapıldı. Kan, trombosit birikmesini etkileyen diğer hücreleri de kapsadığı için, testler trombosit bakımından zengin plazmadan oluşan test örneklerinin arıtılmış versiyonları kullanılarak tekrarlandı.

"Düşkünlerin" hiçbirinin kalp krizi gibi kalp problemi geçmişi yoktu; ancak, soy geçmişi nedeniyle hepsinin yüksek kalp hastalığı riski taşıdığı düşünülmekteydi. Kadın katılımcıların %50'si postmenapozal dönemdeydi.

Çalışma ortak yazarı ve Johns Hopkins'te doçent olarak görev yapan Dr. Nauder Faraday (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu sonuçlar ılımlı bir beslenme pratiğinin, kalp hastalığı riskinde artış görülen insanların kanları ve potansiyel olarak sağlıkları üzerinde büyük etkileri olabileceğini gösteriyor. Ancak, sadece sağlıklı bir beslenme pratiğinin tek başına yeterli olmayacağının ve egzersizin yanı sıra kalbi etkileyen diğer sağlıklı yaşam pratikleriyle dengelenmesi gerektiğinin altını çizmeliyiz."

 

Tüm sorularınız, yorumlarınız ve önerileriniz için, lütfen ccostab1@jhmi.edu adresine e-posta gönderin.

Anadolu website: www.anadolusaglik.org