http://www.jhintl.net/JHI/Turkish/
Johns Hopkins Medicine'den tıp alanındaki en son yenilikler.

EKIM 2005: Gebelik ve Diyabet... Over Kanser Geninin Keşfi Ümit Veriyor... Johns Hopkins Psikiyatristleri, Alzheimer için Alternatif Tedaviler Öneriyor... Geliştirilmiş Bakım Hizmetine Vurgu: Hızlı Erişim Hastanede Yatış Süresini Kısaltıyor... Dijital Mamografi Genç Kadınlarda Kanseri Belirlemede Daha Başarılı... Uzmanlardan "İyi" HDL Kolesterolü Yükseltmek İçin Stratejiler... Egzersiz Stres Testi, Koroner Kalp Hastalığına Yakalanma Riski Olanları Belirlemeye Yardımcı... İki Kız İçin Ayrı Hayatlar Yaşama Şansı...

Buraya tıklayarak web sitemize ulaşabilir veya abone olabilirsiniz. Bu bülteni arkadaşınıza iletmek için, e-postanın sonundaki linki kullanınız.
________________________________________________________________________________

SAĞLIK HABERLERİ

Gebelik ve Diyabet

Anadolu Sağlık Merkezi'nden Endokrinoloji, Metabolizma Hastalıkları ve Diyabet Uzmanı Dr.Özay Tiryakioğlu ‘Gebelik ve Diyabet' ile ilgili bilgi verdi.

Diabetes Mellitus; küçük ve / veya büyük damar hasarlarına bağlı komplikasyonlara neden olan, temelde kan şekeri yüksekliği ile tanımlanan bir hastalıktır. Kan şekeri yüksekliği, glukozun yakıt olarak tüketilmesi ve açlık - tokluk durumlarında vücut için kabul edilebilir normal değerlerde tutulabilmesi için kullanılacağı hedef dokulardaki hücrelerin içine girmesini sağlayan, pankreas isimli iç salgı bezinden salgılanan bir hormon olan insülinin bu hücrelerde sonradan gelişen bir direnç nedeniyle etkinliğinde azalmaya bağlı olabildiği gibi (tip 2 diyabet), insülinin bizzat eksikliğine bağlı da olabilir (tip 1 diyabet). Diyabetin daha az rastlanan ve insülinin tersi yönde etki eden hormonal mekanizmalara bağlı olan hastalıklarda ortaya çıkan (sekonder diyabet) ya da bu iki ana tipin (tip 1, tip 2) ara formları olan alt tipleride bulunmaktadır.

Tip 1 diyabet genellikle erken yaşlarda (40 yaşın altında) belirti veren ve tedavisinde insülin kullanılması gereken bir hastalıktır. Bu yüzden "insüline bağımlı diyabet" olarak anılır. Tip 2 diyabet ise genellikle ileri yaşlarda (40 yaşından sonra) ve aşırı kilolu olanlarda (obez) ortaya çıkar. Sıklıkla kalıtımsal özellik gösterir. Bu hastalıkta ise kan şekerinin hücreler tarafından kullanımındaki bozukluğu, yani insüline karşı olan direnci gidermeye yönelik olarak tablet şeklindeki çeşitli ilaçlardan ya da ileri aşamalarda insülinden faydalanılır.
Şeker hastalığı bazen ilk kez gebelikte ortaya çıkabilir. Buna da gestasyonel (gebeliğe bağlı) diabetes mellitus adı verilir. Gebelikte işleyen hormonal mekanizmalar sonucu gelişen (plasentadan salgılanan İnsan Plasental Laktojeni (HPL) isimli hormonun temelde rol oynadığı ), gebeliğin sonlanması ile sıklıkla gerileyen bir diğer özel diyabet tipidir.

Daha öncesinden şeker hastalığı olan ve bu nedenle insülin ya da diğer antidiyabetik ilaçları kullanan gebeler ve mevcut gebeliği esnasında şeker hastalığı tanısı konan gebelerde anne adayı ve özellikle de bebek açısından tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir.

Gebelik Öncesinde Varolan Diyabet Ve Gebelik

Tanım: Gebeliği öncesinde diyabet tanısı almış ve halen tedavi gören gebelerde Tip I ya da Tip II diyabet sözkonusu olabilir. Ancak doğurganlık dönemindeki hastaların genç yaşta olmaları nedeniyle gebelikte tip 1 diyabet daha sık görülür. Bu hastaların çoğuna gebelik öncesinde tanısı konmuştur. Nadir durumlarda tip 1 diyabet ilk bulgularını gebeliğin başlangıcında verebilir. Gebelik esnasında varolan diyabet hem anne adayı hem de bebek için oldukça tehlikeli durumların oluşmasına yol açabileceğinden hastalar bu konuda uzman olan kadın doğum uzmanı ve endokrinologlar tarafından ciddiyetle takip edilemelidirler.

İnsülin ihtiyacı gebelikle birlikte önemli derecede artar . Diyabetli gebelerde özellikle hamileliğin son 3 ayında bu çok daha belirgin olur ve insülin doz ayarlaması yapılmazsa kan şekeri çok yükselebilir ve ‘şeker koması' olarakta bilinen (ketoasidoz) ciddi klinik durum ortaya çıkabilir. Ciddi idrar yolu enfeksiyonları, vajinal kandidiyazis gibi enfeksiyonlara yakalanma olasılığı, özellikle kötü kontrol edilen olgularda artmaktadır. Öte yandan diyabetik gebelerde preeklampsi olarak bilinen gebeliğe bağlı ciddi hipertansiyon ortaya çıkma olasılığı da belirgin bir şekilde yükselir.

*** Yazinin tamamina www.anadolusaglik.org adresinden ulasabilirsiniz.


Over Kanseri Geninin Keşfi Ümit Veriyor

11nci kromozomda yer alan özel bir genin, agresif over kanseriyle ilgili olduğu bulgulandı.

American Canser Society'ye (Amerikan Kanser Derneği) göre, 2005 yılında tahmini olarak 22.220 kadına over kanseri teşhisi konulacak. Yılda 16.000'den fazla kadın bu nedenle hayatını kaybedecek. Hastalık, başlangıç aşamasında ya çok az belirti vererek ya da hiç belirti göstermeyerek kendini gizliyor. Maalesef, over kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 80'inde, beş yıllık sağkalım oranının yüzde 30'a düştüğü ileriki aşamalarda tanı konuluyor.

Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesinden (Johns Hopkins University School of Medicine) Tian-Li Wang'ın önderliğinde yürütülen araştırmada, yedi ayrı over kanseri doku örneği, dijital karyotipleme adı verilen bir teknikle incelendi. Araştırmacılar, Rsf-1 adı verilen bir genin bütün agresif over kanserlerinin yüzde 13,2'sinde 11nci kromozomda aşırı üretildiğini ya da arttığını, ancak bu durumun kanserin düşük düzeydeki türlerinde görülmediğini tespit ettiler.

Wang, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu gen bir ‘aday' onkojen. Onkojen, hücre büyümesini anormal şekilde tetikleyen bir gendir; dolayısıyla, bunu engellediğinizde, kanser hücresinin büyümesini durdurabilirsiniz."

Araştırmacılar, diğer kanser türleri için de onkojenler tespit ettiler ve bu bilgiyi kullanarak, bilhassa artış görülen geni hedef alarak kanserin büyümesini durdurmak amacıyla hedefli veya özel kemoterapi müdahaleleri geliştirdiler. HER2/neu genini hedef alan, meme kanseri antibiyotiği Herceptin, buna klasik bir örnek.

Klinikçiler, keşfi "iyi haber" ve hızla genişleyen biyoteknoloji alanının bir ürünü olarak görüyorlar. "Bu, son derece ümit verici bir haber olup, söz konusu hastalığın büyük ölçüde ilerlemiş olan tedavi olasılığını artırmaktadır. Bir gen bulduktan sonra, bu gene karşı etkili olduğu kanıtlanan bir ilaç bulana kadar önümüzde halen uzun bir yol var; ancak, yeni teknolojiler, süreci daha da hızlandırmakta."


Johns Hopkins Psikiyatristleri, Alzheimer için Alternatif Tedaviler Öneriyor

John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesinde psikiyatri profesörleri olan, halk sağlığı uzmanı Dr. Peter V. Rabins (M.D., M.P.H.) ve sağlık bilimleri uzmanı Dr. Constantine G. Lyketsos (M.D., M.H.S.), klinik uzmanlarının Alzheimer hastalığındaki gibi demans yaşayan hastalar için hem riskleri hem de faydaları göz önünde bulundurmaları gerektiği ve psikoz belirtileri ya da saldırganlık gösteren hastalara ikinci kuşak adı verilen antipsikotik ilaçlar yazmayı mümkünse geciktirmeleri uyarısında bulundu.

JAMA'da yayımlanan bir araştırmada, Birleşik Devletler'de satışı yapılan ve demans hastalarının tedavisinde kullanılan ikinci kuşak antipsikotik ilaçlara ilişkin olarak ulaşılabilen bütün yayımlanmış veya yayımlanmamış, rasgele plasebo kontrollü, paralel grup, klinik deneyler incelendi.

İkinci kuşak antipsikotik ilaçlar alan hastaların ölüm oranının plasebo alan hastalara göre 1,5 kat daha fazla olduğu sonucuna varıldı.

Rabins'e göre "Bu sonuçlar, 1950'lerde piyasaya sürülen haloperidol ve klorpromazin gibi birinci kuşak antipsikotik ilaçların ikinci kuşak ilaçlara göre daha güvenli bir alternatif olduğu anlamına gelmiyor."

Rabins sözlerine şöyle devam etti: "Bulguların psikoz semptomlar ve ajitasyon görülen demans hastalarında antipsikotiklerin kullanımının kontraendike olduğunu gösterdiğine inanmıyoruz; aksine, bulgular risk-fayda analizini, antipsikotiklerin ancak hastanın semptomları kendisi veya başkaları için açık bir risk haline geldiği zaman kullanılması gerektiği yönünde değiştirmektedir."

Rabins'e göre başka tedaviler mümkünse ve zarar verme veya kayda değer şikayet riski düşükse antipsikotikler kullanılmamalı. Ayrıca, davranış terapileri ve antidepresanlar dahil olmak üzere bir dizi alternatif tedavinin de kimi vakalarda etkili olduğu kanıtlandı.

Rabins, başka gruplardan ilaçlara maruz kalan hassas bireyler arasında daha yüksek ölüm ve hastalık oranlarının görülebilmesinin mümkün olduğuna; ancak, uzun vadeli verilerin bulunmamasının bu sorunun araştırılması olanağını sınırladığına dikkat çekti.

Rabins sözlerine şöyle devam etti: "Yan etkilerin uzun süreli izlenmesinin geliştirilmesi ve bu çalışmanın ortaya koyduğu soruların araştırılması için uluslararası çaba bekliyoruz."


SAĞLIKLI KALMAK

Uzmanlardan "İyi" HDL Kolesterolü Yükseltmek İçin Stratejiler

Johns Hopkins kardiyoloji uzmanları arterlerde kötü kolesterol adı verilen LDL kolesterolün oluşmasını önlemeye yardımcı olan ve iyi kolesterol olarak bilinen HDL kolesterolün düşüklüğünü tedavi etmenin en iyi yolu hakkında hekimlere yönelik geçici stratejiler yayımladı.

Hopkins araştırmacıları, kalp hastalığını önlemek için mevcut stratejilerin HDL kolesterolü yükseltmede en iyi araçlara yönelmediğini, bunun yerine kalp krizine neden olan plak oluşumuna ve arterlerin daralmasına yol açan LDL kolesterolü düşürmeye ağırlık verdiğini belirttiler.

Makalenin baş yazarı kardiyolog Dr. Roger Blumenthal (M.D.) konuyla ilgili olarak, "Koroner kalp hastalığının önlenmesinde LDL kolesterol düzeyinin düşürülmesinin vurgulandığı son 15 yıldan HDL kolesterol düzeyinin yükseltilmesinin vurgulanacağı önümüzdeki on yıla geçtiğimiz bir dönüm noktasına geldik." açıklamasında bulundu.

Blumenthal, HDL kolesteroldeki desilitre başına her bir miligramlık artışın, bir insanın ölümcül bir kalp krizi geçirme riskini yaklaşık yüzde 3 oranında azalttığını ifade etti. Düşük HDL kolesterol düzeyinin genel olarak kalp hastalığına bağlı ölüm riskini artırdığı ve özellikle, damarları açmak için yapılan anjiyoplasti ameliyatının ardından arterlerin tekrar daralması riskini artırdığı biliniyor.

Hopkins'den HDL kolesterol düzeyi düşük olan (28 miligram/desilitre) 41 yaşında bir erkek hastaya ait yakın tarihli bir vaka incelemesini kullanan araştırmacılar, hastanın yaşam tarzındaki risk faktörlerinin düzenlenmesiyle, üç yıllık bir sürede hastanın HDL düzeyinin nasıl normalin üzerine çıkarıldığını incelediler. Bu düzenlemeler hastanın düzenli egzersiz yapmasının, sigarayı bırakmasının, vücut kütle endeksi ile ölçülen kilosunu kontrol altında tutmasının, alkolü sınırlamasının ve beslenme düzeni içindeki yağ alımını izlemesinin sağlanmasıydı. Hasta, tedavi süresince yaklaşık 25 kg. verdi.

Araştırmacılar, HDL kolesterol düzeyini yükseltmek için, her gün olmasa da haftada birkaç defa olmak üzere, 30'ar dakikalık kısa aerobik egzersizden oluşan düzenli bir egzersiz programı öneriyorlar.

Araştırmacılar, sigarayı bırakmanın da HDL düzeyinde ortalama 4 miligram/desilitrelik bir artış sağlayacağına işaret ediyorlar. İlaç tedavisi, nikotin ürünleri ve danışmanlık gibi araçlar, hastaların sigarayı bırakmalarında yardımcı olabilir.

HDL düzeyini yükseltmede kilo kontrolünün önemini de vurgulayan araştırmacılar, kaybedilen her kilonun hastanın HDL düzeyini ortalama 0,35 miligram/desilitre artıracağını ifade ediyorlar.

Araştırmacılar, günde bir ila iki içkiyi geçmemek kaydıyla, alkol tüketiminin bir miktar azaltılmasının, tüketilen alkolün türüne bağlı olmaksızın, HDL düzeyini ortalama 4 miligram/desilitre artırarak fayda sağladığının bulgulandığını ifade ediyorlar.

Beslenmenin kontrol altına alınması için, araştırmacılar, doymuş yağ oranı düşük yağlar (zeytin, kanola, soya ve keten tohumu), kabuklu yemişler (badem, yer fıstığı, ceviz ve fındık), soğuk su balıkları (somon ve uskumru) ve kabuklu deniz ürünleri gibi besin maddelerinde bulunan çoklu doymamış yağ asitleri yönünden zengin bir beslenme düzeni öneriyorlar. İşlenmiş tahıllar ve ekmek gibi glisemik indeksi yüksek olan ürünler, düşük HDL düzeyini beraberinde getirdiğinden; karbonhidrat tüketiminin sınırlanması gerektiğini belirtiyorlar.

Araştırmacılara mali destek Lutherville, Md'deki Maryland Athletic Club & Wellness Center Charitable Foundation (Maryland Spor Klübü ve Sağlık Merkezi Yardım Vakfı) tarafından sağlanmıştır.


Dijital Mamografi Genç Kadınlarda Kanseri Belirlemede Daha Başarılı

Birleşik Devletler'de ve Kanada'da 33 bölgede 42.760 kadınla yapılan ve Johns Hopkins'i de kapsayan bir araştırmada, dijital mamografinin genç kadınlarda ve meme dokusu yoğun olan kadınlarda kanserin saptanmasında standart X-ray mamografiye göre daha başarılı olduğu bulgulandı.

Halihazırda gerçekleştirilen en geniş çaplı meme kanseri tarama çalışmalarından biri olan araştırma, National Cancer Institute'ün (Ulusal Kanser Enstitüsü) finanse ettiği American College of Radiology (Amerikan Radyoloji Koleji) tarafından yürütüldü ve New England Journal of Medicine'ın (New England Tıp Dergisi) 16 Eylül 2005 tarihli özel çevrimiçi sayısında yayınlandı.

American College of Radiology Imaging Network (ACRIN-Amerikan Radyoloji Okulu Görüntüleme Ağı) Digital Mammographic Imaging Screening Trial'a (DMIST-Dijital Mamografik Görüntüleme Tarama Deneyi) göre dijital mamografi 50 yaş ve altındaki kadınlarda, premenopozal ve perimenopozal kadınlarda ve meme dokusu yoğun olan kadınlarda X-ray mamografiye göre %28 daha fazla kanser tespit etti. Ancak, ACRIN sonuçları, genel kadın nüfusunda meme kanserinin tespitinde dijital ve film (X-ray) mamografi arasında herhangi bir farka işaret etmiyor.

Johns Hopkins Medicine'da meme görüntüleme birimi direktörlüğünü yürüten ve çalışmanın Hopkins ayağında baş araştırmacı görevini üstlenen Dr. Nagi Khouri'ye (M.D.) göre alınan sonuçlar kadınlarla ilgili önemli çıkarımlar sağlıyor. "Bundan böyle, kadınların büyük bir yüzdesinde dijital mamografinin tercih edildiğini gösterebiliriz."


ULUSLARARASI HABERLER

İki Kız İçin Ayrı Hayatlar Yaşama Şansı

Hiçbir zaman birbirlerinden ayrı uyuyamadılar, dik oturamadılar ya da yüz yüze bakamadılar. Ancak, Hindistan ve ABD'li doktorlardan oluşan bir ekip başarılı olursa, başlarından yapışık 10 yaşındaki iki Hintli kız
çocuğu sonunda ayrı hayatlar yaşayabilecek.

Baltimore, Maryland'deki Johns Hopkins Çocuk Merkezi'nde (Johns Hopkins Children's Centre) pediatrik nörocerrahi bölümü direktörü olan ve ekibin başkanlığını üstlenen Benjamin Carson, ikizlerin beyin anjiogramı incelendikten ve Yeni Delhi'deki Indraprastha Apolla hastanesi doktorlarıyla konsültasyondan sonra operasyonun mümkün olabileceğini ifade etti. ABD'li öncü nörocerrahi uzmanı, Abu Dhabi'nin veliahdı Muhammed bin Zayed el-Nahyan ikizlerle ilgili haberi gazetede okuduğunu ve tüm ameliyat masraflarını karşılayacağını belirttikten sonra çalışmaya dahil oldu.

Dr. Carson ameliyatın zor geçebileceğini; ancak, her şey planlandığı gibi giderse iki kardeşin de kurtulmasını beklediğini belirtti.

Doktorları endişelendiren husus ise, Hintli ikizlerin beyinlerinde, kanı boşaltan damarlardan birinin ortak olması. Dr. Carson ameliyatın her aşamasında %20 başarısızlık ihtimali olduğunu; ancak, ameliyat olmamaları durumunda ikizlerin, yaşam boyu muhtelif prosedürlere maruz kalmaları gerekeceğini ifade etti.

Farah ve Saba kardeşlerle ilgili sorun, Farah'ın iki böbreği varken Saba'nın hiç böbreğinin olmayışı, bu nedenle Farah'ın bedeninin Saba'nın bedeninin fonksiyonlarını da yerine getirmek zorunda kalması. Carson şöyle diyor: "Kardeşinin yükünü de taşıdığı için Farah'da kalp yetmezliği bulgularıyla karşılaşıyoruz. Bu, zamanla daha da kötüye gidecektir."

Yapışık ikizler döllenmiş tek bir yumurtadan oluşur; bu nedenle, daima birbirlerine çok benzerler ve cinsiyetleri aynıdır. Dünya genelinde kafatasından yapışık ikiz sayısının 10 ila 20 arasında olduğu sanılıyor. Carson, sonunda bu tür ayırma operasyonlarının sıradan bir olay haline geleceği noktaya varmak istediğinin altını çiziyor.

Ameliyat, şehir merkezlerinde batılı tarzda özel hastanelerin hızla yaygınlaştığı Hindistan için bir ilk olacak. Indraprastha Apollo hastanesi tıbbi hizmetler birimi direktörü Anupam Sibal konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: "Her iki taraf da birbirinden bir şeyler öğrenebilir. 20 doktordan oluşan ekibimiz Dr Carson'un ekibi ile birlikte çalışacak. Bu ortak bir çaba olacak".


WEB SİTESİNDEKİ YENİLİKLER

Johns Hopkins Medicine International web-sitesinden 2005 mali yılına ait yeni yıllık rapora ulaşabilirisiniz. Ağırlıklı olarak son mali yıldaki faaliyetlerimizle ilgili olmak üzere, Johns Hopkins Medicine International hakkında merak ettiğiniz her şeyi burada bulabilirsiniz.

2005 Yıllık Raporunu görmek ya da PDF dosyasının bir kopyasını indirmek için, bkz. www.jhintl.net


HAYAT KURTARAN TESTLER

Egzersiz Stres Testi, Koroner Kalp Hastalığına Yakalanma Riski Olanları Belirlemeye Yardımcı

Egzersiz kapasitesini ve kalp hızı toparlanmasını ölçen kardiyak efor testleri, en çok kalp krizi geçirme riski veya Birleşik Devletler'de başlıca ölüm nedeni olan koroner kalp hastalığına (KKH) bağlı ölüm riskiyle karşı karşıya olanların tahmin edildiği mevcut tekniklerde büyük ilerleme sağlayabilir.

Johns Hopkins'den bir ekibin açıklamasına göre, erken KKH belirtileri göstermeyip bu nedenle hayatını kaybeden erkek ve kadınların yüzde 90'ı, 10 ila 20 yıl önce yapılan kardiyak efor testlerinden ortalamanın altında sonuçlar almıştı.

Ekibin analizi, bu asemptomatik bireylerin 10 ila 20 yıl içinde KKH'ye bağlı ölüm riskinin, efor testi sonuçları ortalama veya ortalamanın üzerinde olan bireylere göre iki ila dört kat daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Bu egzersiz stres testleri kolaylıkla gerçekleştiriliyor, 20 dakikadan kısa sürüyor ve kişinin sadece bir koşu bandı üzerinde giderek artan hızlarda ve her üç dakikada bir artan eğimde, yorulduğu tespit edilinceye dek yürümesi gerekiyor. Test süresince kişi, bir kalp monitörüne bağlı bulunuyor.

Kıdemli araştırma yazarı ve kardiyolog Dr. Roger S. Blumenthal'a (M.D.) göre, "Bu, kardiyak efor testinin seçici şekilde kullanımının gerçekten ölümcül bir kalp krizi geçirme riski yüksek olanları tahmin etmede ilerleme sağladığının bugüne kadarki en güçlü kanıtı."

Birleşik Devletler genelindeki 10 tıp merkezinde araştırmaya katılanlar, fiziksel muayeneden geçirildi ve kan testleri yapıldı. Ayrıca, her katılımcı, egzersiz kapasitesi ve kalp hızı toparlanmasının yanı sıra kalbin gönderdiği elektrik sinyallerinde tipik olarak kalp kasına kan akışında düşüşü gösteren değişikliklere yönelik efor testini içeren kardiyak efor testinden geçirildi.

Kardiyak efor testi, bir koşu bandı üzerinde yürürken olduğu gibi, kalbin daha fazla kan pompalamak ve daha fazla oksijen kullanmak zorunda kaldığında ne kadar iyi çalıştığını ölçmek için kullanılır. 5 ila 10 dakika süren egzersizde, arterlerde tıkanıklık veya daralma olduğunda kalbe yapılan baskı taklit edilir.

Efor testi sırasında, egzersizin yoğunluğu kalbin buna nasıl tepki vereceğini görmek için yavaş yavaş yükseltilirken kişinin nefes alıp verişi, kan basıncı ve kalp atışı izlenir. Kalp hızının egzersiz bittikten iki dakika sonra düştüğü rakam, dakika başına düşen kalp atışı üzerinden kaydedilerek, kalp hızı toparlanması tespit edilir.

Yaş, cinsiyet ve kilonun dikkate alındığı tablolar aracılığıyla, sonuçlar ortalama puanlarla karşılaştırılarak, kişinin ortalamanın altında mı, üzerinde mi ya da ortalama düzeyde mi olduğu görülür. Katılımcılar yakından izlendiği için, testte zarar görme riski çok düşük.

Araştırmanın baş yazarı olan sağlık hizmetleri uzmanı kardiyolog Dr. Samia Mora (M.D., M.H.S.) konuyla ilgili olarak, "Kardiyak efor testi, insanları tespit edip yoğun bir şekilde tedavi ederek, kalp krizi geçirme risklerini azaltabilmemizde kayda değer katkı sağlayabilir." açıklamasında bulundu.

Araştırmanın fonu, Lutherville, Md'deki Maryland Athletic Club & Wellness Center Charitable Foundation (Maryland Spor Klübü ve Sağlık Merkezi Yardım Vakfı) tarafından sağlanmıştır.


Geliştirilmiş Bakım Hizmetine Vurgu: Hızlı Erişim Hastanede Yatış Süresini Kısaltıyor

Johns Hopkins Hospital hekimleri, hastanede daha uzun süre yatmanın daha iyi bakım anlamına geldiği fikrini çürüttüler. Geçtiğimiz günlerde başlatılan bir programda amaç, hasta bakımını geliştirmek ve bekleme sürelerini kısaltmak. Hastanenin yayınladığı istatistiklere göre, program, hastanın hastanenin akut bakım için tahsis ettiği 850 yataktan herhangi birinde harcamak zorunda olduğu toplam sürede yüzde 4'lük bir düşüş sağladı.

JHH başhekimi Dr. Myron Weisfeldt (M.D.) konuyla ilgili olarak şu açıklamada bulundu: "Aldığımız sonuçlar, büyük eğitim hastanelerinin sunduğu kaliteli bakımda gelişmenin olanaklı olduğunu ve hizmet verdiğimiz hastaları uzun süre bekletmeden ve onları daha çok memnun edecek şekilde daha kaliteli hizmet sunabileceğimizi göstermiştir. Sonraki adımımız, bu programı Hopkins içindeki yönetim kültürünün bir parçası olarak pekiştirmek ve diğer hastanelerin ulusal bir programın temelini atma yönündeki çabalarımızı benimseyip benimseyemediklerini görmek."

Johns Hopkins böbrek uzmanı ve tıp departmanı başkan vekili Dr. Paul Scheel Jr.'a (M.D.) göre, "Bir hastanın hastanede yatış süresi, tıp eğitiminden fazlasını gerektiren zor bir karardır; büyük bir hastaneyi nasıl yönettiğimizi, tıbbı nasıl icra ettiğimizi ve hastalarımıza nasıl davrandığımızı sürekli sorgulamayı ve gözden geçirmeyi gerektirir."

Havayolları endüstrisi ile NASA'daki en iyi uygulamalardan ve halihazırdaki yönetim gözden geçirme sistemlerinden ipuçları alan Johns Hopkins ekibi, testler ve tedaviler gibi hastane hizmetlerinin hastalar bunlar arasında gidip gelirken nasıl yönetildiğine ilişkin adım adım bir analize koyuldu.

Johns Hopkins verileri, onlarca yıldır yüzlerce hastane işlemi ve teşhis için ortalama hastanede yatış sürelerini hesaplayan ünlü bir Amerikalı istatistik şirketinden temin edilen ölçekler kullanılarak, diğer hastanelerin verileriyle kıyaslandı. Ekip, sadece hastaları öngörülenden uzun süre hastanede yatan hekimlerle görüşmekle kalmayıp, hastaların dosyalarını inceleyerek hasta bakımında ortak gecikme nedenlerini araştırmıştır.

Kardiyologlarla yapılan görüşmeler, taburcu etmeden önce hastanın durumunu güncellemek amacıyla istenen ultrasound sonuçları için bir ya da iki gün beklendiği yönündeki tatsız sorunu ortaya koymuştur. Buna yönelik olarak, Radyoloji Bölümü ultrasound işlemleri için "aynı gün" taburcu politikasını benimsemiş ve gerektiğinde iş yüküne cevap verebilmek için laboratuar saatlerini gözden geçirmiştir. Radyoloji bölümü daha da ileri giderek, konsültasyon programını talebi karşılayacak şekilde değiştirmiş ve yedeklerini artırarak, seçmeli yani acil olmayan vakalar için haftada yedi günlük bir programa geçmiştir.


En önemli örnek, organ naklinden sonra vücudun organı reddetmesi nedeniyle veya lupus tedavilerinin bir parçası olarak intravenöz infüzyona ihtiyaç duyan hastalar üzerinde uygulanmıştır. Johns Hopkins ekibi, hastaların bir ya da iki gün sonra evlerine gitmelerine ve kalan infüzyonları için hastaneye tekrar ayakta hasta olarak dönmelerine imkan tanıyan bir intravenöz polikliniği kurmuştur.

Johns Hopkins cerrahi bölüm başkanı Dr. Julie Freischlag'a (M.D.) göre, "Travmatik bir rahatsızlığın ardından hastaneden eve dönmek, hastalar ve aileleri için çok duygusal bir andır. Kendilerini zamanla emniyetli ve güvende hissettikleri bir yer olan hastaneden ayrılmak, her hasta için iyileşmede önemli bir adımdır.

Johns Hopkins nöroşirürji bölümü direktörü ve profesörü, sinir sistemi cerrahı Dr. Henry Brem'e (M.D.) göre, "Hasta bakımı kalitesini etkin hastanede yatış süreleriyle ilişkilendirmek projede yer alan herkes için bir öğrenme süreciydi. Ancak sayılara baktığımızda, özellikle gecikmelerde, az zamanda çok şey yapabileceğimizi fark ettik."


Bu bülten, Johns Hopkins Medicine International'ın tüm dünyadaki dostlarımıza sunduğu bir hizmettir. Bu bülteni arkadaşınıza iletmek için aşağıdaki simgeyi kullanabilirsiniz.
ccostab1@jhmi.edu •  Johns Hopkins Medicine International