|
HOPKINS ARAŞTIRMASI, BEYAZ KAN HÜCRELERİNİN NAKLEDİLEN BÖBREKLER |
|
|
Bir biyolojik ironi örneği olarak, Johns Hopkins'te fareler üzerinde yapılan
bir araştırmaya göre, nakillerde kullanılan böbreklere zarar verdiği bilinen beyaz kan hücresi kimyası, bu tür bir hasarın önlenmesine yardımcı da olabilir.
Kan akışı kesildiğinde ve nakledilen böbrek ya da diğer organlara tekrar kan verildiğinde, T lenfositler olarak adlandırılan bağışıklık sistemi hücrelerinin iskemik
reperfüzyon hasarını (IRI) artıran doğal toksik kimyasallar ürettiği araştırmacılar tarafından uzun zamandır bilinmekteydi. Doğa, bir donörün böbreğinin alınması ve
yeniden vücuda yerleştirilmesi için bilinçli olarak açılan cerrahi yaralar ile kötü dokuların temizlemesi ya da ortadan kaldırması için belirli toksik kimyasallara ihtiyaç duyulan diğer tür organ
hasarları arasındaki farkı ayırt edemez.
Ancak, Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (Johns Hopkins University School of Medicine) böbrek ve pankreas naklinden sorumlu başhekim olarak görev yapan Dr. Hamid Rabb'a (M.D.) göre, yeni araştırmada Hopkins
ekibi tarafından T hücrelerinin IRI'li böbreklerde hücresel hasarı azaltmada da rol oynayabileceği bildirildi.
Rabb'a göre, ölü donörlerden alınan böbreklerin yüzde 30 ila yüzde 40'ında IRI meydana gelmekte ve bu durum böbrek sağkalım oranlarında düşüşe, böbrek ömründe kısalmaya ve hastaneye ilk
yatıştan itibaren tedavi boyunca hasta başına yaklaşık 20.000 $'lık bir maliyet artışına neden olmaktadır.
Lenfositleri bulmanın ve IRI hakkında daha fazla bilgi edinmenin amaçlandığı Hopkins araştırmasında, deney kapsamında IRI'ye maruz bırakılan farelerden beyaz kan hücreleri
alındı. Bu hücreler, T hücrelerini üreten timus bezleri bulunmaksızın yetiştirilen farelere enjekte edildi. Genetik yolla üretilmiş farelerden oluşan bir kontrol grubuna ise herhangi bir enjeksiyon
uygulanmadı.
Araştırmacılar, her iki gruptaki farelerin böbreklerine kan akışını 30 dakika süreyle geçici olarak durdurduktan sonra, enjeksiyon uygulanan farelerin böbreklerinde diğer gruptaki farelerin
böbreklerine kıyasla bir iyileşme görüldüğünü tespit ettiler.
Rabb, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Yıllardır T hücrelerinin IRI'de rol oynadığını biliyorduk ama bunun daima olumsuz bir rol olduğunu düşündük; şimdi ise koruyucu bir rol
üstlendiklerini de biliyoruz."
T hücreleri, bağışıklık sistemimizin bir parçasıdır ve bağışıklık sistemimiz bizi hasarlara karşı koruyacak şekilde tasarlanmıştır. Rabb, sözlerine
şöyle devam etti: "Burada şaşırtıcı olan, yıllardır edindiğimiz pratik deneyiminin bizlere, bağışıklık sistemi aktive edildiğinde hücre hasarının
arttığını öğretmiş olmasıdır."
Hopkins Nefroloji Bölümü'nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapan Dr. Dolores B. Ascon (Ph.D.) tarafından geliştirilen yeni bir yöntemi kullanan Rabb ve ekibi, üç ayrı fare grubunda az
sayıdaki lenfositi başarıyla takip etti: bu üç grup; normal fareler, böbreklere kan akışı kesilmeksiniz (iskemi) yalancı operasyon uygulanan fareler ile ameliyat edilen ve 30 dakika boyunca iskemiye maruz
bırakılan farelerden oluşmaktaydı.
Araştırma, normal farelerle karşılaştırıldığında, IRI'den üç saat sonra söz konusu farelerin böbreklerindeki T hücresi düzeylerinde artış olduğunu gösterdi. Aynı
zamanda, böbreklerde hücresel hasara yol açtığı bilinen tümör nekroz faktör alfa (TNF alfa) ve interferon gama (IFN gama) kimyasallarının düzeylerinde de artış tespit edildi. Bu kimyasallar, T hücreleri
tarafından üretilmektedir.
Yalancı operasyon uygulanan farelerin T hücresi düzeylerinde de normal farelere göre bir artış olmuş; ancak, bu hücreler TNF alfa ve IFN gama kimyasallarını serbest bırakmamış ve böbreklerde
hasara yol açmamıştır.
Rabb'a göre, "Bu durumda, ameliyatın T hücrelerinin ilgili bölgeye doğru hareketini tetiklediği, ancak iskemi olmadığı için bu hücrelerin TNF alfa ve IFN gama üretmediği sonucuna varılabilir. Bu
sadece, T hücrelerinin IRI'de oynadıkları rolün karmaşıklığını daha da açık bir şekilde ortaya koymaktadır." |
|
|
|
ANEMİ BEDENİ ETKİLİYOR; BELKİ ZİHNİ DE! |
|
|
Orta yaşın üzerindekiler için, aneminin en belirgin özelliği olan oksijen
taşıyan kırmızı kan hücrelerinin kaybı uzun süredir halsizlik, kaslarda zayıflık ve fiziksel rahatsızlıklar ile ilişkilendirilmekteydi. Şimdi ise Johns Hopkins
araştırmacıları, anemi ile düşünme bozukluğu arasında bir ilişki olduğunu bulguladılar.
Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (Johns Hopkins University School of Medicine) yardımcı doçent olarak görev yapan Dr. Paulo Chaves (M.D., Ph.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
"Çalışmamız hafif aneminin orta yaşın üstündeki bireylerde görülen ve yürütücü fonksiyon bozukluğu adı verilen durum için bağımsız bir risk faktörü oluşturabileceği fikrini
desteklemektedir. Bu sav diğer çalışmalarla da doğrulanırsa, söz konusu hastalarda aneminin tedavi edilmesi, bu tür bir bilişsel kaybın engellenebilmesi için bir şans doğacağı
anlamına gelebilir."
Johns Hopkins araştırmacıları bu tür bir etkiyi aramaya başladılar; çünkü, önceki çalışmalar beynin yürütücü fonksiyon adı verilen işlevindeki problem çözme, planlama, tehlikelerin
değerlendirilmesi, önemli aktivitelerin takip edilmesi yaşa bağlı kayıpların bireyin öz yeterliğinde gerilemeye neden olduğunu göstermişti.
Chaves şunları ekledi: "Genellikle hafıza kaybı öncesinde meydana gelen yürütücü fonksiyon bozukluğu; alışveriş, yemek yapmak, ilaç almak, fatura ödemek, yürümek, vb. gibi pratiklerle
gerçekleştirilen günlük aktiviteleri sürdürme becerisini yitirme sürecinin erken bir evresinde ortaya çıkabilir."
Chaves ve ekibi, yaşları 70 ila 80 arasında değişen kadın ve erkekler üzerinde yürütücü fonksiyonu değerlendirmede yaygın olarak kullanılan üç psikolojik test gerçekleştirdi.
Katılımcıların yaklaşık yüzde 10'unda hafif şiddette anemi vardı.
Bu üç testin hepsinden en kötü sonuçları alanların yaklaşık yüzde 15'inde anemi görülürken, bu oran en iyi sonuçları alanlar arasında sadece yüzde 3'tü. Kan hemoglobin değerleri normal olanlarla
karşılaştırıldıklarında ve yaş, eğitim ve mevcut hastalıklar gibi zihni etkileyen diğer faktörlerin etkisi de dikkate alındığında,
anemi hastası olanların yürütücü fonksiyon testlerinde en kötü sonuçları alma olasılığı dört ya da beş kat daha güçlüydü.
Chaves konuyla ilgili olarak, "Bu ilk sonuçlar, aneminin yürütücü fonksiyonda bozukluğa yol açtığı ya da anemi tedavisinin yürütücü fonksiyonda kesinlikle bir iyileşme sağlayacağı anlamına
gelmemektedir" açıklamasında bulundu. Chaves, sözlerini, "Bununla birlikte, söz konusu sonuçlar sürdürülen araştırma için bir yol haritası vazifesi görecek kadar kuvvetlidir" şeklinde sürdürdü.
Aneminin düşünmeyi nasıl etkileyebileceği konusu hala sonuçlandırılmayı beklemektedir. Bu, beyne giden oksijeni kronik olarak azaltmasından kaynaklanıyor olabilir. Diğer bir görüşe göre,
anemiyle birlikte görülen halsizlik hareketsizliğe ve egzersiz/zindeliğin prefrontal kortekse sağladığı faydalarının yitirilmesine neden oluyor. |
|
|
|
HOPKINS ÖNDERLİĞİNDEKİ ARAŞTIRMADA KRONİK DEPRESYONUN KALITSAL OLDUĞU
BULGULANDI |
|
|
600'den fazla kişi ve aileleri üzerinde yapılan çok-merkezli bir analizin
sonuçlarına göre, yakın akrabalarında erken yaşta şiddetli kronik ünipolar depresyon görülen her iki kişiden neredeyse birinde aynı hastalığın görülmesi olası.
Araştırmanın sonuçları, 31 yaşından önce kronik majör depresyon tanısı konan kişilerin kardeş, ebeveyn ya da çocuklarında aynı bozukluğun görülme
olasılığının 2,52 kişide 1 olduğunu gösteriyor. Ayrıca, 13 yaşından önce kronik majör depresyon tanısı konan hastaların birinci dereceden akrabalarında aynı
hastalığın görülme olasılığı 6,17'de 1.
Bu araştırmada Dr. James B. Potash (M.D.) ve ekibi, erken başlangıçlı majör depresyon tanısı konan 638 erkek ve kadını ve bu hastaların toplam 2.176 birinci dereceden akrabasını
inceledi. Denekler, Johns Hopkins ve diğer araştırmacılar tarafından 1999 ve 2003 yılları arasında belirlenen hastalar üzerinde yapılan çok-merkezli bir çalışma olan Genetics of
Recurrent Early-onset Depression (GenRED Tekrarlayan Erken Başlangıçlı Depresyonun Genetiği) projesinden seçildi.
Potash konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Majör depresyonun aileden kalıtsal yolla geçtiğini uzun süredir biliyoruz; ancak, hala hastalığın belirli alt türlerinin bu konuda diğerlerine göre daha
baskın olup olmadığı üzerinde çalışıyoruz. Geniş çaplı araştırmamız, bu soruları alt-gruplarda incelemek için gerekli sayıyı sağlıyor."
Potash, araştırmaya katılanların büyük bölümünün "hatırlayabildikleri süre boyunca" kendilerini hep bunalımda hissettiklerine ilişkin gözlemleri doğrultusunda, Johns Hopkins Psikiyatri Bölümünde
görevli araştırma başyazarı Dr. Francis Mondimore'a (M.D.) destek vermişti. Bu, zamanla Mondimore'un kronik ya da persistant depresyon üzerinde yoğunlaşmasına imkan sağladı. Potash'a
göre, majör depresif bozukluğu olanların yaklaşık yüzde 30'u uzun yıllar boyunca belirtilerin sadece hafiflediği geçici dönemler dışında ya sürekli olarak ya da çoğunlukla semptomlar
göstermektedir.
Mondimore, kadınlarda meme kanserindeki ailesel ilişkiyi ortaya çıkarmak için benzer bir tekniğin hastalığın bir alt türünün incelenmesi kullanıldığı ve bu bulgunun, BRCA1 geni ile
söz konusu hastalık arasındaki bağlantının tespit edilmesine imkan sağladığı açıklamasında bulundu.
Johns Hopkins ve beş farklı tarafın daha yer aldığı ve şu an hazırlık aşamasındaki daha büyük bir araştırma olan GenRED II için majör depresyonla ilgili genleri
tanımlamak amacıyla 2.700 kişi seçildi. Erken çocukluk travmaları gibi etkisi olası diğer faktörlere ilişkin veriler de toplanmakta. |
|
|
|
HOPKINS BİLİM ADAMLARI BAĞIŞIKLIK TEPKİSİNİ "HAYALET" PARAZİTLERLE VE SİNÜSLERDEKİ
ŞİDDETLİ TIKANIKLIKLA İLİŞKİLENDİRİYOR |
|
|
Nedeni henüz bilinmemekle birlikte, Johns Hopkins bilim adamları böcekleri ve
solucanları barındıran sert, koruyucu muhafazanın kimyasal çözünümüne izin veren bir gen ile kronik sinüzitin tipik özelliği olan şiddetli tıkanıklık ve polip oluşumunu
ilişkilendirdiler.
Johns Hopkins sinüs uzmanlarından oluşan bir ekip, ameliyattan sonra da ciddi sinüs enflamasyonu devam eden kişilerde asidik memeli kitinaz (AMCase) enzimiyle ilgili genin, ameliyatın başarılı olduğu
hastalara göre yaklaşık 250 kat daha aktif olduğunu bulguladı. Sinüs ameliyatına
genellikle, ilaç tedavisine cevap vermeyenler için son çare olarak başvurulmakta.
Johns Hopkins raporunun, enzimin burundaki varlığını tanımlayan ve sinüzitle bağlantısını doğrulayan ilk rapor olduğu düşünülmekte.
Araştırmanın baş yazarı ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (Johns Hopkins University School of Medicine) doçent ve rinoloji ve sinüs cerrahi merkezi direktörü olarak görev yapan Dr. Andrew Lane
(M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu bulgu, gerçekten burunda sinüzite yol açan parazitler olduğu anlamına gelmiyor; ancak çalışmamız, şiddetli ve persistant sinüzitin gerçekte burunda
bulunmayan parazitlere karşı yanlışlıkla verilen bir bağışıklık tepkisi vakası olabileceği savını destekliyor."
Lane sözlerine şöyle devam etti: "Teoriye göre, alerji ve astım vücudun parazitlere karşı savunmasını kontrol eden genlerden kaynaklanıyor fakat bu genler sağlıklı kişilerde dormant
(geçici olarak etkisiz) halde bulunuyor." Bununla birlikte, "hayalet parazitler" tarafından harekete geçirildiklerinde ortaya çıkması olası enflamatuar tepkinin ilaçlar yoluyla kontrol altına alınması
oldukça zor.
Araştırmacılar, kitin mantar, böcek ve yuvarlak solucanlarda yaygın olarak bulunan sert bir kimyasal bileşen doğal yollarla insan vücudunda bulunmasa da, kitine karşılık gelen enzimin
varlığı ve bu enzimin mukus, sıvı ve polip oluşumundaki rolünün, enzimi üretimini ve etkinliğini durdurmak üzere ilaç tedavilerinin geçerli hedefi haline getirdiğini belirtti.
Lane konuyla ilgili olarak, "Antiparazit bağışıklık tepkisini seçici biçimde engelleyebilirsek, akciğer ve burunda görülen bu hava yolu hastalıkları için olası yeni tedaviler
geliştirebiliriz" açıklamasında bulundu ve sözlerine şöyle devam etti:
"Enflamatuar kimyasal yolu tıkayan ancak aynı zamanda kemik yoğunluğunda kayıp, gözlerde katarakt ve kilo alma gibi vücudu güçsüz düşüren yan etkileri de olan uzun süreli steroidlere alternatif olacak yeni
tedavilere ihtiyaç var."
United States Centers for Disease Control and Prevention'a (Birleşik Devletler Hastalığı Kontrol ve Önleme Merkezi) göre, yaklaşık 32 milyon Amerikalı nazal boşluklar ve sinüs
boşluklarını çevreleyen dokudaki persistant enflamasyondan şikayetçi.
Araştırmaya katılan hastaların tümü, poliplerin ve yol açtıkları semptomların yeniden oluşup oluşmayacağını görmek için en az dokuz ay boyunca izlendi. Ameliyat grubundaki on
hastada altı ay içinde yeniden polip oluşumu görülürken, kalan 12 hastada herhangi bir semptom görülmedi.
Araştırmacılar tüm nazal doku örneklerini ilk kez karşılaştırdıklarında, örneklerin yarısında AMCase'e ilişkin genlerinin kitinaz proteini elde etmek için harekete geçtiğini
gördüler. Araştırmacılar takip süresi boyunca, yeniden polip oluşumu görülen 10 hastanın AMCase üretiminin, diğer sinüzit hastaları ve kontrol grubuna göre çok daha yüksek düzeyde olduğunu
bulguladılar.
Lane, sözlerine şunları ekledi: "Yüksek genetik AMCase üretiminin enflamasyonun altında yatan nedenlerden biri mi yoksa AMCase'in kronik enflamasyona tepki olarak burundaki hücreler tarafından üretilen birçok
kimyasaldan sadece biri mi olduğunu anlamak için daha çok araştırma yapmak gerekiyor."
Lane, araştırmalarının bir sonraki aşamasının, antiparazit tepkiyi tetikleyenin ne olduğunu araştırmak olduğunu da ifade etti. Bununla birlikte, Lane, parazitlere karşı
geliştirilen bu tepkinin burnun bakteri, virüs ve mantar gibi diğer işgalcilerin önüne geçme yeteneğine mal olabileceği uyarısında bulundu.
Lane' göre, "Nazal boşluklar ve sinüs boşluklarını çevreleyen epitel hücreler bağışıklık sisteminin ilk tepki vericileri olarak önemli bir rol oynar. Ancak, bunlar var olmayan parazitlerle
savaşırken şaşırır ve burna sürekli giren gerçek mikroplarla gerektiği gibi başa çıkamazlar."
Lane bu durumun, polip oluşumu ile birlikte görülen kronik sinüzit vakalarında rastlanan ortak bir bulgu olan bakteri ve mantarların burnun içinde büyümesini kolaylaştırabileceğinin de altını
çizdi. |
|
|
|
|
GENÇ ATLETLER İÇİN ÖLÜMCÜL KALP RİTMİNDE HEDEFE YAKLAŞILIYOR |
|
|
Kalıtsal özellik gösteren ve genç atletleri hedef alan, potansiyel olarak ölümcül bir kalp ritmi bozukluğunun genetiği üzerinde çalışan Johns Hopkins uzmanları, bu soruna neden olan belirli genetik
mutasyonlara yönelik takipte hedefe iyice yaklaştıklarını kaydetti.
Elde ettikleri yeni bulgular, genç ve zinde bireylerde ani kardiyak ölümlerin başlıca nedenleri arasında bulunan aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) geliştirme riski yüksek bireylerin
tanımlanmasında kullanılan testlerin doğruluğunu artırabilir.
Şubat ayında, aynı ekip geniş hasta veritabanlarındaki ARVD vakalarının üçte birini, kalp hücre yapışkanlığında rol oynayan proteinleri üreten plakofilin 2 (PKP2) adlı bir
gende meydana gelen bir düzine anormal değişiklikle ilişkilendirmişti.
Yeni çalışmada, Hopkins ekibi test edilen 33 hastanın beşinde Dezmoglein 2 (DSG2) adı verilen bir başka yapışkan protein geninde dört mutasyon tespit etti.
Araştırmanın kıdemli yazarı ve kardiyak genbilimci Dr. Daniel P. Judge (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu gen, kas dokusunun kalp atışıyla birlikte gevşediği ve
kasıldığı kalpte yüksek oranda üretilmektedir. Elde ettiğimiz sonuçlar, değişikliğe uğrayan genlerin ARVD'den sorumlu olduğunu doğruluyor. Şu an itibariyle bu
hastalığın genetik kökenlerini bildiğimize göre, bu durumu geliştirme riski bulunanları tespit edebilmek için ilgili proteinlerine yönelik daha iyi kan testleri geliştirebiliriz."
ARVD, desmozomda hücreyi hücreye bağlayan yapıda zayıflama ile karakterizedir. Kalıtsal olan bu durum, kalbin sağ ventrikülünde aşırı yağlı dokular ve yara dokularının
oluşumuna neden olur; böylece, kalp atışlarında düzensizliğe yol açmanın yanı sıra tanı konup, ilaç ya da kalp-içi defibrilatörler yoluyla tedavi edilmedikçe ölümcül kalp ritmi
bozukluğunu da tetikler.
Judge sözlerini söyle sürdürdü: "Yıl sonundan önce, soy geçmişinde söz konusu hastalık bulunan kişiler için DSG2 mutasyonlarına yönelik bir testin kullanıma hazır olmasını bekliyoruz."
Aynı Hopkins ekibi, PKP2 mutasyonlarını taramak için bir kan testi geliştirdi. Bu test, Mayıs ayında kullanılmaya başlandı ve şu anda, hastalık için büyük risk
taşıyanların tespitinde başvurulabilecek olan tek test.
Araştırmaya katılan tüm hastalar, Hopkins'te 1998 yılında oluşturulan bir hasta veritabanından seçildi. Sağ ventrikülde ARVD'de görülenlere benzer semptomlar üreten Naxos hastalığı ile
önceden ilişkilendirildikleri için, araştırmacılar hücre adezyon proteinleri üzerinde yoğunlaştılar.
Araştırmacılara göre, genetik mutasyona uğrayan herkes ARVD geliştirmez. Hastalığın genetik köklerinin daha ayrıntılı incelenmesi, araştırmacılara her bir mutasyonun
semptom geliştirme ve ölme riskinde yol açtığı artışı net olarak hesaplamada yardımcı olacak. |
|
|
DÜŞÜK VE YÜKSEK BMI ÖLÜM RİSKİNİ ARTIRIYOR |
|
|
Araştırmalar aşırı zayıf ve kilolu olmakla sağlığın bozulmasını ilişkilendirmiş olsa da, aşırı kilolu ya da obez olmanın ölüm riski üzerindeki etkisi
son zamanlarda yapılan tartışmaların konusunu oluşturmakta. Araştırmacılar uzun süredir, kilonun boya göre uygunluğunu ölçmede bir araç olarak, kilogram cinsinden
ağırlığın metre cinsinden boyun karesine bölünmesi ile hesaplanan vücut-kütle endeksini (body-mass index [BMI]) kullanmaktalar.
Seul, Güney Kore'deki Yonsei Üniversitesi ve Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Akademisi'nden (Johns Hopkins Bloomberg School of Public Health) araştırmacılar, bugüne dek yapılan en geniş
çaplı araştırmalardan birinde (1,2 milyondan fazla katılımcı), düşük ya da yüksek BMI'nın ölüm riskini artırdığını bildirdiler. Araştırmacılar, BMI'nın
ölüm riski üzerindeki etkisinin temel ölüm nedenlerine bağlı olarak değişebildiğini ve aşırı kilo ya da obezite nedeniyle ölüm riskinin genç insanlarda daha yüksek olduğunu
bulguladılar.
Dr. Sun Ha Jee, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Aşırı zayıf ya da aşırı kilolu olmakla ölüm riski arasındaki ilişki, bu konuda çok az çalışma yapılması ve
yapılan çalışmaların büyük bir bölümünde hangi BMI'de ölüm riskinin arttığının belirlenememiş olması nedeniyle tartışmalıdır. Araştırmanın baş
yazarı olan ve Yonsei Üniversitesi'nde epidemioloji alanında doçent olarak görev yapan Dr. Sun Ha Jee (Ph.D.) sözlerini şöyle sürdürdü: "Diğer araştırmalardan elde edilen sonuçlar da
karışıktır; bazıları ölüm riskinde herhangi bir artış göstermemiştir.".
Yazarlar, 12 yıllık bir süre zarfında 30 ila 95 yaşlarındaki 1,2 milyondan fazla Koreli üzerinde, vücut ağırlığının ölüm riski üzerindeki etkisini incelediler. Korean Cancer Prevention
Study'nin (Kore Kanseri Önleme Araştırması) bir parçası olan araştırma katılımcılarının ortalama BMI'sı, cinsiyetlerine bakılmaksızın 23,2 olarak belirlendi;
katılımcıların çoğu normal ağırlık olarak kabul edilen 25 BMI'nın altında bir BMI değerine sahipti. Birleşik Devletler'de ise, 20 yaş ve üstü erkeklerde ortalama BMI 27,8
iken, 20 yaş ve üstü kadınlarda bu değer 28,1'dir.
Normal kilodaki Korelilerle karşılaştırıldığında, aşırı zayıf, aşırı kilolu ve obez erkek ve kadınlarda ölüm oranı daha yüksekti. Herhangi bir nedenden
ölüm riskinin en düşük olduğu grup, hiç sigara kullanmamış ve BMI'sı 23,0 - 24,9 arasında olan kadın ve erkeklerdi.
Araştırmacılar, BMI ile ölüm riski arasındaki ilişkinin, temel ölüm nedenleri dikkate alındığında değişiklik gösterdiğini bulguladılar. Araştırmacılara göre,
kanser nedeniyle ölüm riski 26,0 - 28,0 BMI düzeylerinde artmaya başlamış ve daha yüksek BMI düzeylerinde artmaya devam etmiştir. Solunum kaynaklı bir nedenden ölüm riski BMI değerleri en düşük olanlarda
en yüksekken ve BMI değerleri yükseldikçe risk azalırken, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıktan ölüm riski BMI değerleri yükseldikçe giderek artmıştır.
Araştırmanın kıdemli yazarı Dr. Jonathan M. Samet (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Geçmiş araştırmalar öncelikle Batılı halklar üzerinde
yapılmıştı ve bu sonuçların, Batılılara göre daha zayıf olma eğilimi gösteren ancak vücut yağı yüzdesi daha yüksek olan Asya halklarına uygulanıp
uygulanamayacağını bilmiyorduk." Samet, Bloomberg Akademisi Epidemioloji Bölümü profesörü ve başkanıdır.
Tüberküloz, zatürree, kronik obstruktif akciğer hastalığı ve astım gibi solunum kaynaklı nedenlerle ölümlerin sayısı, Koreliler ve Batılı ülkelerin halkları arasında
farklılık göstermektedir. Aynı zamanda Bloomberg Akademisi'nde yardımcı doçent olarak görev yapan Jee, araştırma sonuçlarının diğer halklara genellenemeyeceğinin de altını
çizdi. |
|
|