|
BAKTERİ - KEMO KOMBO KANSERLE SAVAŞIYOR |
|
|
İnsanlar ve hayvanlarda ölümcül enfeksiyonlara neden olabilen bakteriler, tümörleri
içten dışa doğru "yiyerek" kanser tedavisinde umut vaat ediyor. Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi'nde (Johns Hopkins Kimmel Cancer Center) yapılan iki yeni çalışma, bakteriyel tedavinin özel olarak
paketlenmiş antikanser ilaçlar ile kombinasyonunun kanseri ortadan kaldırma olasılığını önemli ölçüde artırdığını gösterdi.
Science (Bilim) dergisinin 24 Kasım tarihli sayısında yer verilen fare deneylerinde, Johns Hopkins araştırmacıları Clostridium novyi-NT (C.novy-NT) adı verilen genetiği
değiştirilmiş bakterinin, kanser hücresi gruplarının merkezinde bulunanlara benzeyen ve yeterli oksijen bulunmayan ortamlara karşı özel bir ilgisi olduğunu ortaya koydu. Modifiye bakteriler görece
zararsızdır; ancak, modifiye edilmemiş muadilleri bugüne dek kan akışına karıştıklarında insan ve büyük baş hayvanları öldürebilecek nitelikte zehirler üretebilmiştir.
Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi'ne bağlı Ludwig Merkezi (Ludwig Center) ve Howard Hughes Tıp Enstitüsü (Howard Hughes Medical Institute) eş başkanı ve profesörü Dr. Bert Vogelstein (M.D) konuyla ilgili
olarak şunları söyledi: "Kanser hücrelerini öldürmek zor değil. Sorun, kanser hücrelerini öldürürken normal hücreleri koruyabilmek."
Bakterilerin kanseri ortadan kaldırmaya ilişkin etkileri, bakterilerin fare tümörlerinin oksijen bakımından fakir çekirdeklerinde ve kanser hücrelerinin büyük bir bölümünün öldürüldüğünü gösteren kararmış
yaralarda büyüme ve yayılma kabiliyetini keşfeden Johns Hopkins ekibi tarafından ilk kez beş yıl önce bulgulanmıştı. Çevredeki normal hücreler büyük oranda etkilenmeden kalmıştı. Ancak
bakteriler tümörlerin oksijen bakımından zengin olan kenarında yer alan kanser hücrelerini öldürmede başarısız olmuştu.
Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi onkoloji bölümünde yardımcı doçenti olarak görev yapan Dr. Shibin Zhou'ya (M.D.; Ph.D.) göre, Johns Hopkins ekibi buna cevap olarak bakterinin belirli özelliklerinin ilacın
etkinliğini artıracağı kanaatiyle, bakteri saldırısına özel bir paket kemoterapi uygulaması da ekledi.
Kombo yaklaşımı, yaklaşık 100 farede hem büyük hem de küçük tümörleri geçici olarak temizledi ve bunların üçte ikisinden fazlasını kalıcı olarak tedavi etti.
Kombinasyon tedavisi ile daha büyük oranda kanser hücresinin öldürülmesi muhtemelen, kemoterapinin yağlı paketinin tümör bölgesinde parçalanmasını ve dağılımını artırmak suretiyle,
bakterinin tümörü normalin altı kat üstünde bir kemoterapiye maruz bırakması ile açıklanabilir.
Araştırmacılar, iki paketlenmiş kemoterapi ilacı - doxorubicin ve irinotecan - kullanarak deneyleri tekrarlamış ve bakterilerle kombinasyon içinde kullanılmaları durumunda her iki ilacın da
benzer tümör öldürücü etkiler sergilediğini gözlemlemiştir.
"Paketlenmiş" kanser ilaçları, liposom adı verilen ve normal dokuları çevreleyen kan damarı ağlarının yüzeylerine tutunmak için çok büyük ve tümör vaskülatürü içinden geçecek kadar küçük
olduklarından tümörlere yönelen mikroskobik yağlı kapsüller içinde bulunur.
C.novyi-NT ve kemoterapi ile doldurulmuş liposomların kombinasyonunun tümörler üzerindeki sinerjik etkisi, C-novyi-NT kültürlerinde gizlenen bir enzimin varlığına (Vogelstein laboratuarında görevli Dr. Ian
Cheong (Ph.D.) bu enzime liposomaz adını veriyor) bağlanabilir. Yağlı zarları yok eder ve liposomazların dış katmanlarını bozarak içerdikleri ilacı da serbest bırakabilir.
Çalışmanın baş yazarı Cheong'a göre: "Bu Truva atı' bölmelerinin içinde bulunan ilaçlar, C-novyi-NT bakterisi tarafından özellikle tümörlü bölgede serbest bırakılıyor; bu da, tedavinin
etkinlik ve güvenliğini artırabilir."
Bilim adamları, liposomazın bakteri kombinasyonu ile birlikte diğer birçok hedefli terapide de kullanılabileceğinin altını çiziyor. Bu tür yaklaşımlar, loposomazları belirli tümörlere
yakınlığı olan antikorlara tutturmayı ya da DNA kodunu gen tedavisine eklemeyi de kapsayabilir. Birçok ilacın liposomların içine konup paketlenebileceği dikkate alındığında,
araştırmacılar bu yaklaşımın genel bir kullanıma sahip olabileceğini ifade ediyor.
Nature Biotechnology'nin (Doğa Biyoteknolojisi) 19 Kasım tarihli çevrimiçi sayısında yayımlanan ortak bir çalışmada Johns Hopkins ekibi, Zhou'nun "liposomazları tanımlamada işe
yaradığını ve bakteri-temelli tedavilerde ilerleme kaydedilmesine yardımcı olacağını" belirttiği C-novyi-NT genomunun tüm şifresini çözdü.
Sadece C.novyi-NT enjekte edilmesine ilişkin olarak az sayıdaki kanser hastası üzerinde yapılacak ilk güvenlik testleri hazırlanma aşamasında. Araştırmanın finansmanı, Virginia and
D.K. Ludwig Fund for Cancer Research (Virginia ve D.K. Ludwig Kanser Araştırmaları Fonu), Commonwealth Foundation (Commonwealth Vakfı), Miracle Foundation (Miracle Vakfı) ve National Institutes of Health (Ulusal
Sağlık Enstitüleri) tarafından sağlanmıştır.
Araştırma eş yazarları arasında Johns Hopkins Kimmel Kanser Merkezi'nde görevli Xin Huang, Chetan Bettegowda, Luis A. Diaz., Jr., ve Kenneth W. Kinzler yer almaktadır.
1 I. Cheong ve diğerleri. A c.novyi Proteini Liposomal Kanser İlaçlarının Serbest Bırakılmasını ve Etkinliğini Artırıyor. Science (Bilim) dergisinin 24 Kasım 2006 tarihli
çevrimiçi sayısı.
2 C. Bettegowda ve diğerleri. Anti-Tümör Ajanı Clostridium novyi-NT'ye İlişkin Genom ve Transkriptomlar. Nature Biotechnology (Doğa Biyoteknolojisi) dergisinin 17 Kasım 2006 tarihli çevrimiçi
sayısı. |
|
|
|
HOPKINS, TARİHSEL "DOMİNO DONÖR" "BEŞLİ" BÖBREK NAKLİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ |
|
|
Johns Hopkins'teki cerrahi ekipler, 10 kişi arasında ilk beşli böbrek
değişimini başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. Üç erkek ve iki kadından oluşan beş alıcının yanı sıra, hepsi kadınlardan oluşan beş donörün durumu
da oldukça iyi. 10 saat süren bu ameliyat maratonu, 14 Kasım günü saat 07:00'da Johns Hopkins Hospital'da başladı ve on iki cerrah, on bir anesteziyoloji uzmanı ve on sekiz hemşirenin yer aldığı
altı ameliyathanede gerçekleştirildi.
Dört nakil adayı da, kan ve doku tipinin hedef alıcıya uymadığı ve dolayısıyla istediği halde organını istediği kişiye bağışlayabilecek durumda bulunmayan bir
donörle birlikte değerlendirmek üzere ayrı ayrı Johns Hopkins'e başvurmuştu. Önceden geliştirilen bir canlı donör eşleştirme sistemi kullanan Johns Hopkins nakil ekibi, bu eşleştirmeye
özgecil bir donörü de ekleyerek, başlangıçtaki dört gönüllünün daha önce hiç karşılaşmadıkları kişilerden uygun böbrekleri aldıkları ve son böbreğin ise "United Network for Organ
Sharing" (UNOS - Birleşik Organ Paylaşımı Ağı) kurumunun böbrek bekleyenler listesinde ilk sırada yer alan bir hastaya nakledildiği beşli bir takas gerçekleştirmeyi
başarmıştır. Özgecil donör, kişisel nedenlerden ötürü, herhangi bir alıcıya böbrek vermek isteyen kişidir.
Johns Hopkins nakil ekibi, uyumsuz donör-alıcı çiftleri arasında yapılan böbrek değişimi böbrek eşli bağışı (KPD) adı verilen bir prosedür - uygulamasına öncülük etmektedir.
Johns Hopkins, "domino" nitelikli olmayan ilk KPD naklini Birleşik Devletler'de 2001 yılında; "domino" nitelikli olmayan ilk üçlü KPD naklini 2003 yılında ve ilk üçlü domino naklini ise 2005 yılında
gerçekleştirdi. Bugüne dek, Hopkins cerrahları KPD ameliyatlarında 41 hastaya nakil gerçekleştirdi. Salı günü gerçekleştirilen ameliyatlarda, cerrahi ekipler, birbiriyle akraba olmayan beş kadın
donörden böbrek aldı ve bu böbrekleri yaşları 40 ila 77 arasında değişen ve akraba olmayan beş alıcıya nakletti. Donörler ve alıcılar, California, Batı Virginia, Florida, Maine,
Maryland ve Ontario'dan (Kanada) gelmişti.
Honore Rothstein adındaki bir "özgecil" donörümüz, trafik kazası ve bir hastalık dolayısıyla kocasını ve kızını kaybettikten sonra böbrek bağışında bulunmaya karar
verdiğini söyleyen 48 yaşındaki sağlıklı bir bilgisayar programcısıydı.
Böbrek Naklinde Uyuşmazlık Programı başkanı olan; Hopkins'te Nakil Bölümü başkanlığı ve Genel Nakil Merkezi direktörlüğü yapan Robert Montgomery konuyla ilgili olarak şunları
söyledi: "Bayan Rothstein'a özgeciliğini gerçekleştirmede yardımcı olmak için onu domino nakline dahil etmek bizim için bir ayrıcalıktı; bu şahıs, bize kendisi olmaksızın
gerçekleştirilemeyecek bir beşli nakil yapma imkanı sundu."
İngiltere'de yayınlanan Lancet (Neşter) dergisinin Ağustos sonu sayısında yer alan bir makalede Montgomery, nakil için hazır organ sayısını önemli düzeyde artırmak ve hem nakil
donörleri hem de alıcıların çıkarlarına daha iyi hizmet edebilmek amacıyla özgecil donörler ile uyumsuz alıcıları eşleştirmeye yönelik daha kapsamlı bir sisteme ilişkin
ayrıntılı bir plan oluşturdu.
Montgomery'ye göre, bu tür uluslararası bir sistem uygulanmadıkça özgecil donörler genellikle bir Internet bağış sitesine kayıyor ya da sadece bir hastanın faydalanabileceği ve tutarlı olmayan
bir tahsis sistemine maruz kalıyor. Örneğin, bazı vakalarda böbrek uzun vadede hayatta kalma şansı en yüksek olan hastaya giderken, diğer vakalarda organ en çok ihtiyaç içinde olana ya da beklenen sonuç ya da
ihtiyaca bakılmaksızın UNOS bekleme listesinde ilk sırada yer alan hastaya veriliyor.
Montgomery sözlerine şöyle devam etti: "Domino-eşli bağış ile söz konusu üç etik kural da karşılanıyor. Alıcının nakil kaybı riski daha çok kişi arasında
paylaştırılarak, iyi sonuç elde etme olasılığı artırılıyor. Birçok durumda uyumsuz donör-alıcı havuzlarının genellikle çok sayıda eşleştirilmesi zor
hastayı kapsaması nedeniyle, en büyük ihtiyaç içinde olanlara hizmet veriliyor. Zincirde en son eşleştirilen donörün böbreği, ölü donör bekleme listesinde yer alan bir sonraki uygun hastaya tahsis edildiği
için adalet de sağlanmış oluyor."
Beş donör ameliyatı da saat 07:15'te aynı anda başladı ve saat 11:00'da sona erdi. Dört donör böbreği, temizlenen ve hedef alıcılar için hazırlanan aynı ameliyathanelerde muhafaza edildi.
Beşinci böbrek ise bir başka odaya alındı. Alıcı ameliyatları saat 13:00'da başladı ve 17:15'de sona erdi. Donörlerin tümü 17 Kasım tarihinde taburcu edildi ve alıcıların da
20 Kasımda taburcu edilmesi bekleniyor.
Donörlerin her biri, kendilerinde kalan böbreklerinin düzgün şekilde çalışmaya devam edip etmediğinden emin olmak için, hayatları boyunca kontrol altında tutulacak. Böbreğin vücut tarafından
reddedilmesini önlemek için alıcılara ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Hastalar, ilk altı hafta boyunca haftada bir daha sonra ise ayda bir değerlendirilecek ve hastaneye geliş gidişlerinin
sıklığı zamanla azalacaktır. Canlı donörden alınan bir böbreğin ortalama ömrünün 18 ila 20 yıl olması beklenmektedir. Alıcılar, kan pıhtılaşması, son dönem
renal hastalık ve motorlu araç kazası gibi çeşitli nedenlerle böbrek yetmezliği ile karşı karşıya kalmışlardır.
İmmünogenetik uzmanları, anesteziyoloji uzmanları, ameliyathane hemşireleri, nefroloji uzmanları, transfüzyon tıbbı hekimleri, yoğun bakım doktorları, başhemşireler, teknisyenler,
sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, eczacılar, finans koordinatörleri ve idari destek personelinden oluşan yaklaşık 100 tıp uzmanı, bu karmaşık nakil dizilerini mümkün kılmak için
çalışmıştır. |
|
|
|
ARAŞTIRMACILAR CROHN HASTALIĞI İLE BAĞLANTILI GENİ BULDU |
|
|
Araştırmacılardan oluşan uluslararası bir ekip, inflamatuar
bağırsak hastalığı (IBD), Crohn hastalığı ve ülseratif kolit ile bağlantılı bir başka gen mutasyonu tanımladı.
Johns Hopkins gastroenteroloji uzmanları ve genetik uzmanlarını da kapsayan ekip, bu alışılmamış mutasyonun Crohn hastalığı görülmeyen sağlıklı insanlarda var olan ve
hastalığın görüldüğü kişilerde nadiren rastlanan interleukin-23 (IL-23) adı verilen gen reseptöründe olduğunu ifade etmektedir.
IL-23, kronik inflamasyonu düzenleyen ve vücudun bakteriyel enfeksiyonlara karşı mücadelesine yardım eden bir proteindir. IL23R olarak adlandırılan reseptörü, enfeksiyonlara karşı
bağışıklık tepkisi geliştirmekten sorumlu beyaz kan hücreleri olan lenfositler ve makrofajlarda bulunuyor. IL-23 uzun süredir IBD ve otoimmün sedef hastalığı ile ilişkilendiriliyor; ancak,
proteinin reseptöründeki bu yeni genetik varyasyon hastalık sürecini takip etmede ve potansiyel ilaç tedavilerinde yeni bir yol sunmaktadır.
Johns Hopkins ve diğer altı Amerikan ve Kanada kuruluşu araştırmacılarının oluşturduğu bir konsorsiyum tarafından yapılan araştırmanın sonuçları, Science
(bilim) dergisinin çevrimiçi bir yayını olan Science Express'in (Bilim Ekspresi) 26 Ekim tarihli sayısında yayımlandı.
Çalışma ortak yazarı, Johns Hopkins Harvey M. ve Lyn P. Meyerhoff İnflamatuar Bağırsak Hastalığı Merkezi (Johns Hopkins' Harvey M. and Lyn P. Meyerhoff Inflammatory Bowel Disease Center)
araştırma ve genetik laboratuarları direktörü ve tıp doçenti Dr. Steven R. Brant (M.D.) konuyla ilgili olarak şu açıklamada bulundu: "Keşfettiğimiz IL-23 reseptör varyasyonu, vücudun kronik
inflamasyona verdiği tepkiyi otoimmün hastalığını tetikleyebilecek şekilde değiştirerek IL-23 yolağını etkiliyor gibi görünüyor. Söz konusu genin, sedef hastalığı gibi
diğer otoimmün hastalıklarda bulgulanmış olduğu gerçeği doğru yolda olduğumuza dair güçlü bir ipucu."
Araştırmacılar, Crohn çalışması kapsamında, insan genomunu oluşturan 22.000 genin neredeyse tamamını tarayarak hastalıkla ilişkili IL23R protein varyasyonunun yerini tespit etti.
Çalışmada 547 Crohn hastasından oluşan deney grubu ile 548 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu incelendi. Hastalar, konsorsiyumda yer alan yedi merkezin altısından seçildi.
Araştırmacılar, tekil nükleotid polimorfizmleri ya da SNP'ler olarak bilinen 300.000'den fazla genetik kod varyasyonunu inceledi ve bu 22.000 gen arasındaki varyasyonlardan hangilerinin Crohn
hastalığını geliştiren genetik predispozisyonları açıklayabileceğini bulmaya çalıştı. SNP'ler DNA kodlarımızda sıkça meydana gelen ve hastalıkların genetik
bağlantılarını bulmada bir yöntem olarak sıkça kullanılan varyasyonlardır. Araştırmacılar, hastalıklarla bağlantılarını bulabilmek için neredeyse tüm insan
genlerinde bulunan varyasyonları incelemeyi mümkün kılan görece yeni bir teknoloji kullanarak genomları taradı.
Araştırmacılar Crohn hastalığı görülen deneklerde, IL-23 reseptör geninde önemli bir amino asidi değiştiren bir SNP varyasyonu görülme ihtimalinin dört kat daha az olduğun bulguladı.
1 milyondan fazla Amerikalı, Crohn ya da ülseratif kolit hastasıdır. IBD kalıtsal olma eğilimi gösterdiği ve belirli etnik gruplarda daha yaygın olduğu için, bilim adamları uzun süredir ciddi
bir genetik bileşenden şüphelenmektedir. Kısmen Hopkins bünyesinde daha önce gerçekleştirilen bir araştırma, CARD15/NOD2 geninde Crohn hastalarında sıkça karşılaşılan başka
bir gen mutasyonu tanımlamıştı; ancak Brant'a göre yeni gen ilaç tedavileri için daha iyi bir aday.
Brant, IL-23'ün bir inflamatuar yolakla doğrudan bağlantılı olduğunu ve bu nedenle CARD15/NOD2'ye göre ilaç tedavileri için daha güçlü bir aday olduğunu ekliyor.
Brant, ekibin Crohn hastalığı ile potansiyel olarak bağlantılı ilave gen varyasyonlarını tanımladığını ve konsorsiyumun bunları da inceleyeceğini ifade etti.
Araştırma ortak yazarı ve Meyerhoff İnflamatuar Bağırsak Hastalığı Merkezi (Meyerhoff Inflammatory Bowel Disease Center) yardımcı doçentlerinden Dr. Themistocles Dassopoulos (M.D.)
konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Crohn hastalığı ile ilgili daha çok gen keşfedildikçe, gen testinin her bir hastanın teşhis ve tedavisinde önemli bir rehber olabileceği günlerin
geleceğini öngörüyoruz."
Araştırmanın finansmanı National Institute of Diabetes and Digestive and Kidney Diseases (ABD Ulusal Diyabet, Sindirim ve Böbrek Hastalıkları Enstitüsü) tarafından
karşılanmıştır. |
|
|
|
HOPKINS ARAŞTIRMACILARI BEYİN PROTEİNİN HAFIZAYI NASIL KONTROL EDEBİLECEĞİNİ
KEŞFETTİ |
|
|
Johns Hopkins araştırmacıları, belirli bir proteinin uzun süreli
hafızaya nasıl katkıda bulunduğunu ve beynin bir ya da iki saatten uzun süreli şeyleri hatırlamasına nasıl yardımcı olduğunu ortaya çıkardı. Ulaşılan bulgular
Neuron'un (Nöron) 9 Kasım tarihli sayısında yer verilen iki makalede sunuldu.
Kuşlarda şakımayı öğrenmeden ve kemirgenlerde 3 boyutlu mekan bilincini kazanmaya kadar hafızayla ilgili çeşitli davranışlarla ilgisi bulunan Arc adı verilen proteinin
varlığı tespit edildi. Araştırmacılar Arc'ın, insanların uyuşturucu bağımlılığı gibi uzun süreli hafıza temelli belirli davranışlarının
ardında yatan nedenlerden biri olabileceğini söylüyor.
Hopkins'te temel nöroloji bilimleri ve nöroloji profesörlü olan ve her iki çalışmanın da direktörlüğünü yapan Dr. Paul F. Worley (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Arc'ın, beynin hücrelerinin
davranışları nasıl öğrenip ilişkilendirdiğini ve uzun bir süre sonra nasıl hatırladığını kontrol ettiğine inanıyoruz. Örneğin, sigarayı bırakan biri
işte, evde ya da dışarıdayken sigara içme arzusu duymayabilir. Ancak, kişiyi bir bara sokar ve eline içki verirseniz, beyni daha önceki bağlantıyı hatırlar ve arzusu yeniden canlanır. Bu
tür uzun süreli bağlantılar, beyninize yerleşen anılardır."
Worley ve meslektaşları yıllar önce laboratuar fareleri üzerinde çalışırken, fareler uyanık ve aktifken beyinlerinin büyük miktarlarda Arc proteini ürettiğini bulgulamıştı.
Aslında, sinir hücrelerini tek tek uyarmanın örneğin, yeni dış faktörlerin keşfedilmesi gibi basit bir işlemle hücrelerin derhal daha çok Arc proteini üretmesine neden olduğu uzun
yıllardır bilinmektedir. Worley, Arc'ın beyindeki aktif hücreler için derhal etkinleşen ve güvenilir bir gösterge olduğunu ifade ediyor. Bilim adamları, aktif hücrelerin bol miktarda Arc ürettiğini
bilmekle beraber Arc'ın bu hücrelerde neler yaptığı şu ana dek bilinmiyordu.
Arc'ın ne yaptığını anlamak için Hopkins ekibi Arc'ın "etkileşimde" bulunduğu diğer proteinleri inceledi. Arc proteinini yem olarak kullanan ekip, normal olarak beyinde bulunan diğer
proteinlerle dolu bir havuzda moleküler bir balık avına çıktı ve maddeleri hücre içine ve dışına taşıdığı bilinen iki proteini avladı.
Worley'ye göre: "Maddelerin hücre içine ve dışına taşınması, normal beyin hücresi fonksiyonu için kritik öneme sahiptir. Taşıma işini anı oluşturma ile ilişkilendirdiği için
Arc'ın da bir şekilde bu taşıma işine dahil olabileceğini düşünmek bizi çok heyecanlandırdı. Bu, bizleri beynin anıları nasıl sakladığı sorusunun cevabına bir
adım daha yaklaştırdı."
Worley anıların, sinir hücreleri diğer sinir hücreleri ile iletişime geçip "konuşmaya" başladığında oluştuğunu düşünüyor. Bu iletişim ne kadar güçlü olursa anıların
da o kadar güçlü olacağına inanılıyor.
Çocukken oynadığımız, bir kişinin yanındakinin kulağına bir şeyler söylediği ve bu kişinin de kendinden sonraki kişiye aynı şekilde bu mesajı ilettiği Kulaktan
Kulağa oyununda olduğu gibi, sinir hücreleri birbirleriyle iletişime geçer ve hücreden hücreye "konuşarak" - genellikle küçük kimyasallar aktarmak suretiyle mesajı bir diğerine iletir.
Sinir hücreleri beynin içinde birbirleriyle iletişime geçtiğinde, bir sinir hücresi yanındaki hücre ile arasındaki alana kimyasallar bırakır. Komşu hücrenin yüzeyinde, serbest bırakılan
kimyasalları yakalamak için protein reseptörleri vardır. Bu kimyasalları yakalayan hücre, hücre yüzeyindeki reseptörlerle birlikte reseptör kimyasal komplekslerini yutar. Worley'e göre ne kadar çok reseptör varsa o iki hücre
arasındaki iletişim de o kadar güçlüdür. Yutulan reseptörlerin yerini hemen yeniler alır. Arc deneyinden elde edilen iki proteinin - dinamin ve endofilin - yutma işleminde kritik bir rol oynadığı önceden
biliniyordu. Arc'ın bu iki proteini kontrol ettiği ve bu nedenle de hücrelerin yüzeylerindeki reseptörleri hangi sıklıkla yuttuklarını da kontrol ettiği ortaya çıktı.
Araştırmacılar Arc'ı bu iki proteini bağlamasını engelleyecek şekilde değiştirdiklerinde, hücreler "yutma" işlevlerini yerine getirememiş ve yüzeylerinde normale göre çok daha
fazla reseptör kalmıştır. Hücrelere daha fazla Arc eklemek tam tersinin meydana gelmesine neden olmuş; hücreler hiperaktif bir şekilde çok fazla sayıda reseptör yutmuş ve çok azını yüzeyde
bırakmıştır.
Vorley, bir hücrenin aşırı derecede eksitasyonunun ne yazık ki ölümüne de yol açabileceğini ve eksitasyon kontrolünün kaybedilmesi durumunda uzun süreli hafıza gücünün değişebileceği ifade
ediyor.
Öyleyse, Arc'ın beyin hücrelerinin reseptörleri üzerindeki kontrolü, arabanın anahtarlarını nereye koyduğumuzu hatırlama kabiliyetimiz açısından ne anlama geliyor? Worley bu noktada şöyle bir
açıklama yaptı: "Arc üretmeyen hayvanların sadece şu anda ve burada yaşayabildiğini biliyoruz. Kısa süreli öğrenmeleri gayet iyi ancak yarın her şeyi yeniden öğrenmeleri gerekecek.
Barda otururken sigara içmek istemek gibi unutulması tercih edilen uzun süreli anılar konusunda ise, bu anıların nasıl oluştuğunun daha iyi anlaşılması, gelecekte tamamen unutulmaları
için bir yol bulunabileceği umudunu doğurdu."
Araştırmacılar gerekli fonu National Institute of Mental Health (Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü), National Institute on Deafness and Other Communication Disorders (Ulusal Sağırlık ve
Diğer İletişim Bozuklukları Enstitüsü), Howard Hughes Medical Institute (Howard Hughes Tıp Enstitüsü) ve Human Frontier Science Program Organization (İnsan Öncü Bilim Programı Organizasyonu)
bağışlarıyla oluşturmuştur.
İki makalenin yazarları arasında Hopkins'ten Shoaib Chowdhury, Jason Shepherd, Gavin Rumbaugh, Hiroyuki Okuno, Gregory Lyford, Jing Wu, Richard Huganir ve Worley; National Institutes of Health'in (Ulusal Sağlık
Enstitüleri) bir üyesi olan;
National Institute on Deafness and Other Communication Disorders'dan (Ulusal Sağırlık ve Diğer İletişim Bozuklukları Enstitüsü) Ronald Petralia ve Freie Universitat (Freie Üniversitesi) Berlin,
Almanya'dan Niels Plath ve Dietmar Kuhl yer almaktadır. |
|
|
|
RAHİM KANSERİNE YAKALANMA RİSKİNİ AZALTABİLİR MİSİNİZ? |
|
|
Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Sağlığı bölümü
doktorlarından Doç. Dr. Fatih Güçer, Dr. Naciye Mülayim kadın sağlığını tehdit eden rahim kanseri ile ilgili bilgi verdi.
Kadın genital sistemi kanserleri tüm dünyada kadın ölümlerinin en önde gelen sebepleri arasında yer almaktadırlar. Doktor olarak bir görevimiz bu hastalığa yakalanmış olan
hastalarımızı en iyi ve en modern şekilde tedavi etmek olmakla beraber bir diğer görevimizde insanlarımızı bu kanserlere karşı verilen savaşta bilinçlendirerek onların bu
kanserlere yakalanmalarını önlemektir.
Rahim kanserleri, jinekolojik kanserler içerisinde en sık rastlanılanı rahim kanserleridir ve endometriyum adı verilen, rahmin iç duvarını döşeyen dokudan gelişirler. Çeşitli risk faktörlerinin
bu hastalığın ortaya çıkma olasılığını artırdığı bilinmektedir. Bu risk faktörlerinin başlıcaları arasında erken yaşta ilk adet görme, geç menopoza
girme, yaşam boyunca adet kanamalarının görüldüğü toplam süre, hiç gebe kalmamış veya doğum yapmamış olmak, aşırı şişmanlık, sadece östrojen hormonu içeren hormon
ilaçlarını kullanmak, meme kanseri tedavisi için tamoksifen isimli ilacın kullanımı, hayvansal yağdan zengin beslenme, şeker hastalığı olması ve ailede birinci derece akrabalarda rahim
kanseri ve/veya yumurtalık kanseri ve/veya barsak kanseri olma hikayesi sayılabilir.
Bu risk faktörlerinin bir çoğu kişi tarafından değiştirilemeyecek faktörlerdir. Diğer taraftan kadınlarımızın rahim kanserine yakalanma risklerini azaltabilmek için alınabilecek bir
takım önlemler de vardır. Bunlar:
1) Obezitenin önlenmesi: Obezite dediğimiz aşırı şişmanlık, diyet ile ve gerektiğinde uzman doktor kontrolünde kullanılabilecek bazı ilaçlarla engellenebilir. Sağlıklı
bir kiloda olmak şişmanlık ve şeker hastalığının endometriyum kanseri ile olan doğrudan ilişkisini yıkmak açısından anlam taşımaktadır. Ayrıca kalp ve tüm
vucut sağlığıda göz önüne alınacak olursa, obezitenin önlenmesinin önemi bir kez daha ortaya çıkmış olur.
2) Doğum kontrol hapları kullanımı: Doğurganlık döneminde doğum kontrol hapı kullanmış olmak endometriyum kanseri riskini azaltır. Bu koruyucu etki en fazla uzun süreli
kullanımda görülür ve hap kullanımına son verildikten sonra en az 10 yıl sonrasına kadar sürer. Bu etki hiç çocuk doğurmamış olan kadınlardaki riskin azaltılması içinde ayrı bir
önem taşımaktadır.
3) Diyetle yağ alımının kısıtlanması: Bir çok bilimsel çalışmada diyetle hayvansal yağ alımı ile rahim kanserlerinin ortaya çıkması arasında bir ilişki
olduğu gösterilmiştir. Ayrıca ağırlıklı olarak meyve ve sebze ile beslenmenin, rahim kanseri riskini azaltmakta olduğuda bilimsel olarak gösterilmiştir.
4) Ailede rahim, barsak veya yumurtalık kanserlerinden birinin veya birkaçının birden fazla birinci derece akrabada olması durumunda yapılacak genetik testler: Barsak kanserine yakalanmış olan
kişilerde, rahim kanserine yakalanma rizikosunun artmış olması ile aileden gelen bazı genetik faktörlerin rahim kanserinin ortaya çıkmasında rolü olduğu gerçeği
anlaşılmıştır. Ailesinde veya kendisinde bu tip tümörü olan kişiler, doktoruna başvurarak bu hastalığa kendilerinin yatkınlığı olup olmadığını
öğrenmeleri mümkündür. Bizim kliniğimizde de bu testler gerekli olan durumlarda ve gerekli görülen kişilere uygulanmaktadırlar.
5) Düzenli yıllık jinekolojik muayeneler: Rahim kanserlerinin öncü lezyonları ultrasonografi ile saptanabilmektedir. Rahim kanserlerinin sıklığı 40 yaş üstünde artmaya başlar. Menopoz
döneminde ve sonrasında bu sıklık belirgindir. Özellikle menopoza yakın dönemlerde ve sonrasında düzenli jinekolojik kontroller hastalık ortaya çıkmadan ve erken dönemde iken teşhis
konmasını sağlayacaktır.
Uluslararası standartlarda eğitim almış ve yurtdışında deneyim kazanmış değişik alt branş uzmanlarından oluşan geniş kadrosu ve sahip olduğu teknolojik
olanaklarla 24 saat hizmet veren Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü, her yaş döneminde kadınların karşılaşabileceği her türlü tıbbi sorunun
çözümünü hedefleyen bir kadın sağlığı merkezi olarak çalışmaktadır.
Daha fazla bilgi için:
MESE İletişim Danışmanlığı 212 274 81 43
Sinem Bıyık sinem@mese.com.tr |
|
|
|
|
ÇİKOLATA "DÜŞKÜNLERİ" BİLİME TATLI BİR DERS VERDİ |
|
|
Kanın yapışkanlığını test etmeyi amaçlayan bir çalışmaya katılmak için en sevdikleri alışkanlıklarını bırakmayı göze alamayan bazı
"çikolatakolikler", diğer çikolata düşkünlerine ve bilime farkında olmadan da olsa büyük bir iyilik yaptı.
Johns Hopkins'teki araştırmacılar, bu kişilerin günde birkaç parça çikolata yeme "zaaf"larının, bazı erkek ve kadınlarda trombositlerin dar kan damarlarında pıhtılaşma
eğilimini azaltarak kalp krizi kaynaklı ölümleri nasıl neredeyse yarıya indirdiğini açıklamaya yönelik ilk biyolojik analiz olduğuna inanılan sonuca götürdüğünü söylüyor.
Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Bloomberg Halk Sağlığı Akademisi profesörlerinden Dr. Diane Becker (M.P.H., Sc.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu çikolata "düşkünleri" bize
kakao tanelerindeki kimyasalın, pıhtı oluşması ve bu pıhtının bir kan damarını tıkaması halinde kalp krizine neden olarak ölümcül bir hal alabilecek olan trombosit birikmesini
azaltmada aspirine benzer bir biyokimyasal etkiye sahip olduğunu öğretti."
Becker çalışmasının, genellikle beslenme şeklini bozacak miktarda şeker, tereyağı ve krema içeren çok miktarda çikolata yenmesini öğütlemek amacında olmadığının da
altını çiziyor. Doktorun önerisi, çikolatanın en saf hali olan ve kavrulmuş kakao tanelerden elde edilen kurutulmuş özden yapılan siyah çikolatadan günde 2 yemek kaşığı yemek olabilir.
Araştırmacılar yaklaşık 20 yıldan beri, flavonoid adı verilen kimyasal bakımından zengin olan siyah çikolatanın kan basıncını düşürdüğünü ve kan
akışı üzerinde başka faydalı etkilere de sahip olduğunu biliyor. American Heart Association'ın (Amerikan Kalp Derneği) 14 Kasım tarihinde Chicago'da düzenlenecek olan yıllık Bilimsel
Oturumları'nda sunulması planlanan son Johns Hopkins bulguları, günde bir kiloya yakın çikolataya eşdeğer uygulanamayacak kadar yüksek dozda flavonoid alımının trombosit aktivitesini
azalttığını gösteren daha önceki çalışmaların aksine, birkaç sıradan yiyecekte bulunan normal, günlük çikolata dozlarının etkilerini tanımlıyor.
Becker'e göre, normal çikolatayı ve özellikle de tereyağı ve şeker oranı yüksek olan türlerini çok fazla tüketmemek koşuluyla, düzenli beslenmenin bir parçası olarak az miktarda çikolata yemek ya da
sıcak çikolata içmek kişisel sağlık için muhtemelen faydalıdır.
Çalışmada, 139 kişi Becker bu kişilere konuşmalarında "çikolata düşkünleri" diyor - aspirinin kan trombositleri üzerindeki etkilerinin incelendiği daha geniş bir araştırmanın
kapsamı dışında bırakıldı. Johns Hopkins'te Haziran 2004-Kasım 2005 arasında gerçekleştirilen Aspirin Tepkisine İlişkin Genetik Çalışmada (GeneSTAR) yurt çapında
500'ün üzerinde erkek ve 700'ün üzerinde kadın katılımcıya yer verildi.
Aspirin uygulanmaya başlanmadan kısa bir süre önce deneklerden sıkı bir egzersiz rejimine girmeleri ve sigaradan ve trombosit aktivitesini etkileyeceği bilinen yiyecek ve içeceklerden uzak durmaları istendi.
Bu gıdalar, kafeinli içecekler, şarap, greyfurt suyu ve çikolatayı kapsıyordu.
Söylenenlere uymayan katılımcılar çikolata yediğini itiraf edenler - flavonoid "karışım"larını çikolata parçaları, sıcak çikolata, üzüm, siyah ya da yeşil çay ve çilek gibi
farklı kaynaklardan edinen çeşitliliğe sahip bir gruptu. Bu katılımcılar aspirin çalışmasından çıkarılırken Becker ve ekibi, çikolatanın vücudun günlük bazda geri
dönüştürdüğü kan trombositleri üzerindeki etkisini ölçmek amacıyla bu kişilerin kan testi sonuçlarını değerlendirdi.
Her iki grubun trombosit örnekleri, trombositlerin saç teli inceliğinde plastik bir tüpte birikmesinin ne kadar zaman alacağını ölçmek için tasarlanan mekanik bir kan damar sistemi içinden geçirildiğinde çikolata
sevenlerin daha az reaktif olduğu sistemin tıkanması için ortalama 130 saniye - görüldü. Öngörüldüğü üzere, çikolatadan uzak duranların trombositleri daha hızlı (123 saniyede) birikti.
Trombosit aktivitesinin atık ürünleri (temel olarak üriner tromboksan [11-dehidro-thromboksan B2]) ile ilgili başka bir kilit idrar testinde, bilim adamları, çikolata yiyenlerin çikolatadan uzak duran gruba göre daha az
aktivite gösterdiğini ve daha az atık ürün çıkardığını (çikolatadan uzak duranlarda ortalama 287 nanogram/milimol kreatinine karşı 177 nanogram/milimol kreatinin) bulguladı.
Çalışma kapsamında, 21-80 yaş arasındaki %31'i siyah geriye kalanı ise beyazdı. katılımcılar üzerinde trombosit reaktivitesine ilişkin toplam 200'den fazla farklı test ve analiz
yapılmıştır. Kan, trombosit birikmesini etkileyen diğer hücreleri de kapsadığı için, testler trombosit bakımından zengin plazmadan oluşan test örneklerinin
arıtılmış versiyonları kullanılarak tekrarlandı.
"Düşkünlerin" hiçbirinin kalp krizi gibi kalp problemi geçmişi yoktu; ancak, soy geçmişi nedeniyle hepsinin yüksek kalp hastalığı riski taşıdığı düşünülmekteydi. Kadın
katılımcıların %50'si postmenapozal dönemdeydi.
Çalışma ortak yazarı ve Johns Hopkins'te doçent olarak görev yapan Dr. Nauder Faraday (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu sonuçlar ılımlı bir beslenme pratiğinin, kalp
hastalığı riskinde artış görülen insanların kanları ve potansiyel olarak sağlıkları üzerinde büyük etkileri olabileceğini gösteriyor. Ancak, sadece sağlıklı bir beslenme
pratiğinin tek başına yeterli olmayacağının ve egzersizin yanı sıra kalbi etkileyen diğer sağlıklı yaşam pratikleriyle dengelenmesi gerektiğinin altını
çizmeliyiz."
Becker ve Faraday'ın yanı sıra, çalışmaya katılan diğer araştırmacılar Dr. Lisa Yanek (M.P.H.), Dr. Taryn Moy (M.S.) ve Dr. Lewis Becker (M.D) olmuştur. |
|
|
YETİŞKİN DOMUZ KÖK HÜCRELERİ HAYVANLARDA KALP KRİZİ HASARINI ONARMADA UMUT VAAD EDİYOR |
|
|
Johns Hopkins araştırmacıları, sağlıklı yetişkin domuz kalp dokularından alınan kök hücreleri başarılı bir şekilde geliştirdi ve bu hücreleri, laboratuar
ortamında yaratılan kalp krizlerinin bu organlara verdiği bir takım doku hasarlarını onarmada kullandı. Domuz kalbi insan kalbine oldukça yakın ve bu sebeple bu tür bir araştırmada
faydalı bir model olarak kullanılabiliyor.
Önceki çalışmaları takip eden Johns Hopkins kardiyologları, hayvanlar kalp krizi geçirdikten sonra birkaç saat içinde ince bir tüp kullanarak pirinç tanesi büyüklüğünde kalp dokusu örneği aldıktan sonra
biyopsi yoluyla elde edilen dokulardan laboratuar ortamında çok sayıda kardiyak kök hücresi yetiştirdi ve bir ay içinde hücreleri domuzların kalplerine yerleştirdi. Mavi boyalı bir takip sistemi
yardımıyla, bilim adamları iki ay içinde hücrelerin olgun kalp hücreleri ve damar yapıcı endoteliyal hücreler haline geldiklerini gösterdi.
Çalışma kıdemli yazarı ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde ve ona bağlı Heart Institute'te (Kalp Enstitüsü) profesör ve kardiyoloji bölümü başkanı olarak görev yapan Dr. Eduardo
Marban (M.D.; Ph.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu, herhangi bir toplumsal temelli klinikte kullanılabilecek görece basit bir kök hücre çıkarma yöntemidir ve yapılacak çalışmalar domuzlarda
gördüğümüzle aynı türde bir organ onarımını ortaya koyarsa, bu işlem bir ayakta tedavi ortamında da gerçekleştirilebilir. Küçük miktarda dokuyla başlayarak, bir kalp krizinin hemen ardından
kalbin sağlıklı bölümlerini kullanarak hasarlı bölümlerin yeniden canlandırılmasının mümkün olduğunu gösterdik."
Marbᮠ, değişiklikleri göstermek amacıyla tasarlanmamış olan ve görece az sayıda enjekte edilmiş hücre (10 milyon ya da daha az) kullanılan bu çalışmalarda, kalp fonksiyonunda genel
bir iyileşmenin henüz görülmediğinin de altını çizdi. Bununla birlikte, ilkesel olarak bir ipucu elde ettiklerini ve kalbin değişik noktalarına yerleştirilen daha çok sayıda hücre kullanarak
fonksiyonu da onarıp onaramayacaklarını test etmeyi planladıklarını ve bu sorunun cevabının evet olması durumunda, çalışmaların insanlar üzerindeki ilk aşamasının
2007 sonunda gerçekleştirilebileceğini ifade etti.
Son Johns Hopkins bulgularının, American Heart Association'ın (Amerikan Kalp Vakfı) 13 Kasım tarihinde Chicago'da düzenlenecek olan yıllık Bilimsel Oturumları'nda sunulması planlanıyor.
Hayvanlarla yapılan çalışmalardan elde edilen bu sonuçların, insanlarda görülenlere çok benzeyen durumlarda asgari invazif yöntemleri kullanarak kardiyak kök hücre tedavisi adı verilen tedavinin
başarılı bir şekilde uygulanabileceğini gösteren ilk sonuçlar olduğu düşünülüyor. Bilim adamları elde edilen sonuçların, fare ve insan kök hücreleri ile yapılan ve enfarktüs geçiren kalp
kasının yeniden canlandırılması ve enfarktüs sonrası kalp hücresi fonksiyonunun onarılmasında başarılı olan önceki çalışmaların sonuçlarını temel
aldığını ifade ediyor.
Çalışma kapsamında, ana arter kan tedarikinin iki saatten daha uzun bir süre boyunca azaltılarak bir kalp krizinin yol açacağı etki ve hasarın yaratıldığı sekiz domuzdan doku biyopsisi
yoluyla alınan kardiyak kök hücreler kullanıldı.
Marban'in laboratuarında geliştirilen teknikleri kullanan araştırmacılar, zarar görmemiş kalp dokusundan bir milyona yakın kardiyak kök hücresi aldı ve bunları potansiyel tehlikeye sahip
kimyasal simülatörler kullanmaksızın yetiştirdi.
Üç hafta sonra, kök hücreler kalp kası hücrelerinin elektriksel özelliklerini taklit eden küresel hücre toplarına dönüştü. Kalp kürecikleri adı verilen bu hücreler 14 milyondan fazla hücre üretmiştir.
İlk kalp krizinden sonraki bir ay içinde, kalp kürecikleri enjekte etmek amacıyla domuzların bacaklarındaki arterlerden birine bir kateter tüp yerleştirdi. Önceki araştırmalar, bunların kalbin
hasarlı bölgelerine kendi başlarına gidebileceklerini göstermişti. Marban'in ekibi, mikroskopla görülebilecek mavi bir boya üreten bir enzimi kodlayan bir genle kök hücreleri işaretledikleri için bunu
doğrulamayı başardı.
Araştırmacılar hasar gören dokuların onarılıp onarılmadığını görmek için aylar sonra kalpleri incelediklerinde, kök hücrelerin kök saldığı yerleri gösteren mavi
noktaları buldular.
Sonuçların ayrıntılı incelemesi, araştırmacıların ölü ve canlı dokuların birbirine karıştığını ve bir miktar kan tedarikinin devam ettiğini
düşündükleri hasarlı alan sınır bölgelerinde kök hücrelerin olgunlaştığını ve büyüdüğünü gösterdi.
Çalışma yazarı ve Johns Hopkins Kalp Enstitüsü'nde (Johns Hopkins Heart Institute) Reynolds Vakfı doktora sonrası kardiyoloji araştırma görevlisi olarak çalışan Dr. Peter Johnston (M.D.) konuyla
ilgili olarak şunları söyledi: "Amaç, sadece kalp krizi değil aynı zamanda kalp yetmezliği nedeniyle de zayıflayan kalp kaslarını onarmak ve belki de kalp nakli ihtiyacının önüne geçmektir.
Bir donör yerine kişinin kendi yetişkin kök hücrelerini kullanarak, vücut tarafından reddedilmeye neden olabilecek bir bağışıklık tepkisinin tetiklenmesi riski de ortadan kalkıyor."
Çalışmaların finansmanı Donal W. Renolds Foundation (Donald W. Reynolds Vakfı) tarafından sağlanmıştır. Çalışma ortak yazarları arasında Dr. Tetsuo Sasano (M.D.), Kevin
Mills; Dr. Amr Youssef (M.B.B.Ch., M.Sc.), Dr. Mark Pittenger (Ph.D.) ve Dr. Richard Lange (M.D.) da yer almaktadır. Marban aynı zamanda Dr. Michel Mirowski (M.D.) derecesine sahip olup, Johns Hopkin'te Tıp Profesörüdür ve
Hopkins'in Donald W. Reynolds Kardiyovasküler Klinik Araştırma Merkezi ve Moleküler Kardiyobiyoloji Enstitüsü direktörlüğü görevini yürütmektedir. Johnston'ın bu araştırma kapsamındaki
çalışması, 26 Ekim tarihinde, üç Stanley L. Blumenthal Cardiology Research Awards'tan (Stanley L. Blumenthal Kardiyoloji Araştırması Ödülleri) birini alarak Johns Hopkins'te kabul görmüştür. |
|
|