www.jhintl.net/Turkish
Johns Hopkins International'ın tüm dünyadaki doktorlar için sunduğu bir hizmet.

EKIM 2005: Dijital Mamografi Genç Kadınlarda Kanseri Belirlemede Daha Başarılı... Geliştirilmiş Bakım Hizmetine Vurgu: Hızlı Erişim Hastanede Yatış Süresini Kısaltıyor... Over Kanser Geninin Keşfi Ümit Veriyor... Tüberküloz Tedavisinde Yeni Bir Yöntem Olarak Antibiyotik... Johns Hopkins Tıp Kampüsüne Rekonstrüktif Cerrahi... İki Kız İçin Umut Işığı... CME Kursları… Web'deki Yenilikler.

Abonelik için tıklayın, bu bülteni bir arkadaşınıza iletmek için aşağıdaki linki kullanın.
_______________________________________________________________________________

KLİNİK HABERLERİ

Dijital Mamografi Genç Kadınlarda Kanseri Belirlemede Daha Başarılı

Birleşik Devletler'de ve Kanada'da 33 bölgede 42.760 kadınla yapılan ve Johns Hopkins'i de kapsayan bir araştırmada, dijital mamografinin genç kadınlarda ve meme dokusu yoğun olan kadınlarda kanserin saptanmasında standart X-ray mamografiye göre daha başarılı olduğu bulgulandı.

Halihazırda gerçekleştirilen en geniş çaplı meme kanseri tarama çalışmalarından biri olan araştırma, National Cancer Institute'ün (Ulusal Kanser Enstitüsü) finanse ettiği American College of Radiology (Amerikan Radyoloji Koleji) tarafından yürütüldü ve New England Journal of Medicine'ın (New England Tıp Dergisi) 16 Eylül 2005 tarihli özel çevrimiçi sayısında yayınlandı.

American College of Radiology Imaging Network (ACRIN-Amerikan Radyoloji Okulu Görüntüleme Ağı) Digital Mammographic Imaging Screening Trial'a (DMIST-Dijital Mamografik Görüntüleme Tarama Deneyi) göre dijital mamografi 50 yaş ve altındaki kadınlarda, premenopozal ve perimenopozal kadınlarda ve meme dokusu yoğun olan kadınlarda X-ray mamografiye göre %28 daha fazla kanser tespit etti. Ancak, ACRIN sonuçları, genel kadın nüfusunda meme kanserinin tespitinde dijital ve film (X-ray) mamografi arasında herhangi bir farka işaret etmiyor.

Johns Hopkins Medicine'da meme görüntüleme birimi direktörlüğünü yürüten ve çalışmanın Hopkins ayağında baş araştırmacı görevini üstlenen Dr. Nagi Khouri'ye (M.D.) göre alınan sonuçlar kadınlarla ilgili önemli çıkarımlar sağlıyor. "Bundan böyle, kadınların büyük bir yüzdesinde dijital mamografinin tercih edildiğini gösterebiliriz."


Geliştirilmiş Bakım Hizmetine Vurgu: Hızlı Erişim Hastanede Yatış Süresini Kısaltıyor

Johns Hopkins Hospital hekimleri, hastanede daha uzun süre yatmanın daha iyi bakım anlamına geldiği fikrini çürüttüler. Geçtiğimiz günlerde başlatılan bir programda amaç, hasta bakımını geliştirmek ve bekleme sürelerini kısaltmak. Hastanenin yayınladığı istatistiklere göre, program, hastanın hastanenin akut bakım için tahsis ettiği 850 yataktan herhangi birinde harcamak zorunda olduğu toplam sürede yüzde 4'lük bir düşüş sağladı.

JHH başhekimi Dr. Myron Weisfeldt (M.D.) konuyla ilgili olarak şu açıklamada bulundu: "Aldığımız sonuçlar, büyük eğitim hastanelerinin sunduğu kaliteli bakımda gelişmenin olanaklı olduğunu ve hizmet verdiğimiz hastaları uzun süre bekletmeden ve onları daha çok memnun edecek şekilde daha kaliteli hizmet sunabileceğimizi göstermiştir. Sonraki adımımız, bu programı Hopkins içindeki yönetim kültürünün bir parçası olarak pekiştirmek ve diğer hastanelerin ulusal bir programın temelini atma yönündeki çabalarımızı benimseyip benimseyemediklerini görmek."

Johns Hopkins böbrek uzmanı ve tıp departmanı başkan vekili Dr. Paul Scheel Jr.'a (M.D.) göre, "Bir hastanın hastanede yatış süresi, tıp eğitiminden fazlasını gerektiren zor bir karardır; büyük bir hastaneyi nasıl yönettiğimizi, tıbbı nasıl icra ettiğimizi ve hastalarımıza nasıl davrandığımızı sürekli sorgulamayı ve gözden geçirmeyi gerektirir."

Havayolları endüstrisi ile NASA'daki en iyi uygulamalardan ve halihazırdaki yönetim gözden geçirme sistemlerinden ipuçları alan Johns Hopkins ekibi, testler ve tedaviler gibi hastane hizmetlerinin hastalar bunlar arasında gidip gelirken nasıl yönetildiğine ilişkin adım adım bir analize koyuldu.

Johns Hopkins verileri, onlarca yıldır yüzlerce hastane işlemi ve teşhis için ortalama hastanede yatış sürelerini hesaplayan ünlü bir Amerikalı istatistik şirketinden temin edilen ölçekler kullanılarak, diğer hastanelerin verileriyle kıyaslandı. Ekip, sadece hastaları öngörülenden uzun süre hastanede yatan hekimlerle görüşmekle kalmayıp, hastaların dosyalarını inceleyerek hasta bakımında ortak gecikme nedenlerini araştırmıştır.

Kardiyologlarla yapılan görüşmeler, taburcu etmeden önce hastanın durumunu güncellemek amacıyla istenen ultrasound sonuçları için bir ya da iki gün beklendiği yönündeki tatsız sorunu ortaya koymuştur. Buna yönelik olarak, Radyoloji Bölümü ultrasound işlemleri için "aynı gün" taburcu politikasını benimsemiş ve gerektiğinde iş yüküne cevap verebilmek için laboratuar saatlerini gözden geçirmiştir. Radyoloji bölümü daha da ileri giderek, konsültasyon programını talebi karşılayacak şekilde değiştirmiş ve yedeklerini artırarak, seçmeli yani acil olmayan vakalar için haftada yedi günlük bir programa geçmiştir.


En önemli örnek, organ naklinden sonra vücudun organı reddetmesi nedeniyle veya lupus tedavilerinin bir parçası olarak intravenöz infüzyona ihtiyaç duyan hastalar üzerinde uygulanmıştır. Johns Hopkins ekibi, hastaların bir ya da iki gün sonra evlerine gitmelerine ve kalan infüzyonları için hastaneye tekrar ayakta hasta olarak dönmelerine imkan tanıyan bir intravenöz polikliniği kurmuştur.

Johns Hopkins cerrahi bölüm başkanı Dr. Julie Freischlag'a (M.D.) göre, "Travmatik bir rahatsızlığın ardından hastaneden eve dönmek, hastalar ve aileleri için çok duygusal bir andır. Kendilerini zamanla emniyetli ve güvende hissettikleri bir yer olan hastaneden ayrılmak, her hasta için iyileşmede önemli bir adımdır.

Johns Hopkins nöroşirürji bölümü direktörü ve profesörü, sinir sistemi cerrahı Dr. Henry Brem'e (M.D.) göre, "Hasta bakımı kalitesini etkin hastanede yatış süreleriyle ilişkilendirmek projede yer alan herkes için bir öğrenme süreciydi. Ancak sayılara baktığımızda, özellikle gecikmelerde, az zamanda çok şey yapabileceğimizi fark ettik."


ARAŞTIRMA HABERLERİ

Tüberküloz Tedavisinde Yeni Bir Yöntem Olarak Antibiyotik Çalışmaları

Bir Johns Hopkins bulaşıcı hastalıklar uzmanı, her yıl dünya genelinde 2 milyon insanın ölümüne yol açan ve HIV ile AIDS hastalarının başlıca ölüm nedenini oluşturan, oldukça bulaşıcı bakteriyel bir hastalık olan tüberküloz için yeni bir tedavi yöntemi olarak antibiyotik moksifloksasinin etkinliğiyle ilgili iki uluslararası çalışmanın başkanlığını yapacak. Moksifloksasin halihazırda, ABD dahil olmak üzere 100'den fazla ülkede bronşit, sinüzit ve zatürree gibi bakteriyel solunum yolu enfeksiyonları için bir tedavi yöntemi olarak kabul görmüş durumda.

Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (The Johns Hopkins University School of Medicine) tıp, epidemioloji ve uluslararası sağlık profesörü olan tüberküloz uzmanı Dr. Richard Chaisson (M.D.) konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Tüberkülozun ABD'de ve gelişmekte olan dünyada yayılmasının önüne geçmek, bilim adamlarının cesur ve yaratıcı yeni yaklaşımlar benimsemesini gerektirecektir; çünkü, 40 yılı aşkın bir süredir tüberküloz tedavisinde yeni bir yöntem geliştirilmedi."

Chaisson bu araştırmayı, ilaç üreticisi Bayer Healthcare AG'nin işbirliğiyle, kar amacı gütmeyen Global Alliance for TB Drug Development (GA TB - TB İlaç Geliştirme Küresel İşbirliği) tarafından koordine edilen moksifloksasinle ilgili çalışma dizisinin bir parçası olarak gerçekleştirecek. Chaisson, araştırması kapsamında, moksifloksasinin hastalığın tedavi edilmesi için gereken süreyi kısaltma gücünü değerlendirecek.

Chaisson'un çalışmalarından biri US Food and Drug Administration's Office of Orphan Product Development'ın (ABD Gıda ve İlaç Kurumu OOPD Ofisi) desteğiyle Brezilya'da gerçekleştirilecek. İkinci çalışma ise Chaisson, Hopkins'te yardımcı doçent olan Dr. Susan Dorman (M.D.) ve Case Western Reserve University'den Dr. John Johnson'ın (M.D.) eş başkanlığında gerçekleştirilecek. Çalışma, U.S. Centers for Disease Control and Prevention's TB Trials Consortium (ABD Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezleri TB Deney Konsorsiyumu) tarafından sağlanacak finansmanla ABD, Kanada, Brezilya, İspanya, Güney Afrika ve Uganda'yı kapsayan 5 ülkede yapılacak. (Maryland, ikinci çalışmanın gerçekleştirileceği 10 ABD eyaletinden biri.)

İki ila üç yıl sürmesi ve dünya genelinde yaklaşık 2.500 hastanın katılması beklenen araştırma bugün, Fransa, Paris'te gerçekleştirilmekte olan 36ncı Dünya Akciğer Sağlığı Konferansında bir basın toplantısı ile duyurulacak. Moksifloksasinle ilgili diğer çalışmalar ise University College-London'dan Dr. Stephen Gillespie (M.D.) ve British Medical Research Council'dan (İngiliz Tıbbi Araştırma Konseyi) Dr. Andrew Nunn (M.D.) tarafından yürütülecek.

GATB, 2020 yılı itibariyle dünya genelinde 1 milyar kişinin tüberküloz ile enfekte olacağını, bunlardan 200 milyonunun hastalığa yakalanacağı ve 35 milyonun öleceği tahmininde bulunuyor. Grup, hastalığın tedavisi için gereken süreyi kısaltarak daha fazla hasta tedavi etmek için moksifloksasin ve diğer benzeri ilaçları geliştiriyor.

Chaisson, hastalığın tedavisi için gereken sürenin kısaltılmasının gelecek yıllarda milyonlarca hayatı kurtarabileceğinin altını çiziyor.

Chaisson'ın, tüberküloz ve özellikle hastalığın gelişmekte olan ülkelerin halkları - her yıl 9 milyon yeni vakanın çoğuna bu ülkelerde rastlanıyor - üzerindeki etkilerinin incelenmesine ilişkin 20 yılı aşkın bir deneyimi var. Chaisson, mevcut tüberküloz tedavilerinin genellikle - ama her zaman değil - bir hasta bakıcı gözetiminde verilen dört antibiyotik ilaçtan oluşan bir tedavi şeklinde olduğunu söylüyor. Doğrudan Gözetimli Tedavi Stratejisi, diğer bir deyişle DOTS (Directly Observed Therapy Short-Course) adı verilen ilaçların altı ya da sekiz ay boyunca günde birkaç kez alınması gerekiyor. DOTS tedavi gören hastaların %95'inde olumlu sonuç verse de, uzun tedavi süresi ilaçlarını bazen zamanında almayı unutan hastalarda tedavinin etkisini en aza indirerek sorun yaratıyor.

Chaisson, Mycobacterium tüberküloz olarak bilinen çoğul ilaç dirençli tüberkül basillerinin her yıl mevcut ilaçlarla tedavi edilemeyen 300.000 vaka hızı ile yayıldığını belirtiyor. Chaisson "Yeni seçeneklere ihtiyaç var ve bunlar hem etkin hem de hastaların uygulayabileceği kolaylıkta olmalı" açıklamasında bulunuyor.

Chaisson sözlerine şöyle devam ediyor: "Moksifloksasini DOTS içeriğindeki herhangi bir kilit bileşenle değiştirmek tedavi süresini yaklaşık iki, üç ya da dört ay kısaltabilir ve sürecin genel maliyetini düşürebilir."

Araştırma programının bir parçası olarak Bayer, Hopkins'in dahil olmadığı üçüncü bir çalışmanın bir bölümünü oluşturan Tanzanya ve Zambiya'daki çalışmaları da kapsayacak şekilde, tüm deney sahalarına ücretsiz moksifloksasin tedarik etmeyi kabul etti. TB İşbirliği, European and Developing Countries Clinical Trials Partnership'in (Avrupa ve Gelişmekte Olan Ülkeler Klinik Deney Ortaklığı-EDCTP) de katkılarıyla deneyin koordinasyon ve çalışma masraflarını üstlenecek.

Moksifloksasin çalışmasına ek olarak Chaisson, CREATE adı verilen Hopkins temelli AIDS/TB Salgınlarına Etkin Cevap Konsorsiyumu'na başkanlık ediyor. Tüberkülozun yayılmasını engellemek ve iki salgının en çok vurduğu ülkelerde hastalığı tedavi etmek amacını taşıyan uluslararası bir çaba olan ve Bill ve Melinda Gates Vakfı tarafından finanse edilen bu konsorsiyum, Afrika ve Brezilya'da topluluk temelli üç çalışmayı hayata geçirecek.


Over Kanser Geninin Keşfi Ümit Veriyor

11nci kromozomda yer alan özel bir genin, agresif over kanseriyle ilgili olduğu bulgulandı.

American Canser Society'ye (Amerikan Kanser Derneği) göre, 2005 yılında tahmini olarak 22.220 kadına over kanseri teşhisi konulacak. Yılda 16.000'den fazla kadın bu nedenle hayatını kaybedecek. Hastalık, başlangıç aşamasında ya çok az belirti vererek ya da hiç belirti göstermeyerek kendini gizliyor. Maalesef, over kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 80'inde, beş yıllık sağkalım oranının yüzde 30'a düştüğü ileriki aşamalarda tanı konuluyor.

Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesinden (Johns Hopkins University School of Medicine) Tian-Li Wang'ın önderliğinde yürütülen araştırmada, yedi ayrı over kanseri doku örneği, dijital karyotipleme adı verilen bir teknikle incelendi. Araştırmacılar, Rsf-1 adı verilen bir genin bütün agresif over kanserlerinin yüzde 13,2'sinde 11nci kromozomda aşırı üretildiğini ya da arttığını, ancak bu durumun kanserin düşük düzeydeki türlerinde görülmediğini tespit ettiler.

Wang, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: "Bu gen bir ‘aday' onkojen. Onkojen, hücre büyümesini anormal şekilde tetikleyen bir gendir; dolayısıyla, bunu engellediğinizde, kanser hücresinin büyümesini durdurabilirsiniz."

Araştırmacılar, diğer kanser türleri için de onkojenler tespit ettiler ve bu bilgiyi kullanarak, bilhassa artış görülen geni hedef alarak kanserin büyümesini durdurmak amacıyla hedefli veya özel kemoterapi müdahaleleri geliştirdiler. HER2/neu genini hedef alan, meme kanseri antibiyotiği Herceptin, buna klasik bir örnek.

Klinikçiler, keşfi "iyi haber" ve hızla genişleyen biyoteknoloji alanının bir ürünü olarak görüyorlar. "Bu, son derece ümit verici bir haber olup, söz konusu hastalığın büyük ölçüde ilerlemiş olan tedavi olasılığını artırmaktadır. Bir gen bulduktan sonra, bu gene karşı etkili olduğu kanıtlanan bir ilaç bulana kadar önümüzde halen uzun bir yol var; ancak, yeni teknolojiler, süreci daha da hızlandırmakta."


WEB SİTESİNDEKİ YENİLİKLER

Johns Hopkins Medicine International web-sitesinden 2005 mali yılına ait yeni yıllık rapora ulaşabilirisiniz. Ağırlıklı olarak son mali yıldaki faaliyetlerimizle ilgili olmak üzere, Johns Hopkins Medicine International hakkında merak ettiğiniz her şeyi burada bulabilirsiniz.

2005 Yıllık Raporunu görmek ya da PDF dosyasının bir kopyasını indirmek için, bkz. www.jhintl.net.


NEWS FROM HOME

Gebelik ve Diyabet

Anadolu Sağlık Merkezi'nden Endokrinoloji, Metabolizma Hastalıkları ve Diyabet Uzmanı Dr.Özay Tiryakioğlu ‘Gebelik ve Diyabet' ile ilgili bilgi verdi.

Diabetes Mellitus; küçük ve / veya büyük damar hasarlarına bağlı komplikasyonlara neden olan, temelde kan şekeri yüksekliği ile tanımlanan bir hastalıktır. Kan şekeri yüksekliği, glukozun yakıt olarak tüketilmesi ve açlık - tokluk durumlarında vücut için kabul edilebilir normal değerlerde tutulabilmesi için kullanılacağı hedef dokulardaki hücrelerin içine girmesini sağlayan, pankreas isimli iç salgı bezinden salgılanan bir hormon olan insülinin bu hücrelerde sonradan gelişen bir direnç nedeniyle etkinliğinde azalmaya bağlı olabildiği gibi (tip 2 diyabet), insülinin bizzat eksikliğine bağlı da olabilir (tip 1 diyabet). Diyabetin daha az rastlanan ve insülinin tersi yönde etki eden hormonal mekanizmalara bağlı olan hastalıklarda ortaya çıkan (sekonder diyabet) ya da bu iki ana tipin (tip 1, tip 2) ara formları olan alt tipleride bulunmaktadır.

Tip 1 diyabet genellikle erken yaşlarda (40 yaşın altında) belirti veren ve tedavisinde insülin kullanılması gereken bir hastalıktır. Bu yüzden "insüline bağımlı diyabet" olarak anılır. Tip 2 diyabet ise genellikle ileri yaşlarda (40 yaşından sonra) ve aşırı kilolu olanlarda (obez) ortaya çıkar. Sıklıkla kalıtımsal özellik gösterir. Bu hastalıkta ise kan şekerinin hücreler tarafından kullanımındaki bozukluğu, yani insüline karşı olan direnci gidermeye yönelik olarak tablet şeklindeki çeşitli ilaçlardan ya da ileri aşamalarda insülinden faydalanılır.
Şeker hastalığı bazen ilk kez gebelikte ortaya çıkabilir. Buna da gestasyonel (gebeliğe bağlı) diabetes mellitus adı verilir. Gebelikte işleyen hormonal mekanizmalar sonucu gelişen (plasentadan salgılanan İnsan Plasental Laktojeni (HPL) isimli hormonun temelde rol oynadığı ), gebeliğin sonlanması ile sıklıkla gerileyen bir diğer özel diyabet tipidir.

Daha öncesinden şeker hastalığı olan ve bu nedenle insülin ya da diğer antidiyabetik ilaçları kullanan gebeler ve mevcut gebeliği esnasında şeker hastalığı tanısı konan gebelerde anne adayı ve özellikle de bebek açısından tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir.

Gebelik Öncesinde Varolan Diyabet Ve Gebelik

Tanım: Gebeliği öncesinde diyabet tanısı almış ve halen tedavi gören gebelerde Tip I ya da Tip II diyabet sözkonusu olabilir. Ancak doğurganlık dönemindeki hastaların genç yaşta olmaları nedeniyle gebelikte tip 1 diyabet daha sık görülür. Bu hastaların çoğuna gebelik öncesinde tanısı konmuştur. Nadir durumlarda tip 1 diyabet ilk bulgularını gebeliğin başlangıcında verebilir. Gebelik esnasında varolan diyabet hem anne adayı hem de bebek için oldukça tehlikeli durumların oluşmasına yol açabileceğinden hastalar bu konuda uzman olan kadın doğum uzmanı ve endokrinologlar tarafından ciddiyetle takip edilemelidirler.

İnsülin ihtiyacı gebelikle birlikte önemli derecede artar . Diyabetli gebelerde özellikle hamileliğin son 3 ayında bu çok daha belirgin olur ve insülin doz ayarlaması yapılmazsa kan şekeri çok yükselebilir ve ‘şeker koması' olarakta bilinen (ketoasidoz) ciddi klinik durum ortaya çıkabilir. Ciddi idrar yolu enfeksiyonları, vajinal kandidiyazis gibi enfeksiyonlara yakalanma olasılığı, özellikle kötü kontrol edilen olgularda artmaktadır. Öte yandan diyabetik gebelerde preeklampsi olarak bilinen gebeliğe bağlı ciddi hipertansiyon ortaya çıkma olasılığı da belirgin bir şekilde yükselir.

*** Yazinin tamamina www.anadolusaglik.org adresinden ulasabilirsiniz.


ULUSLARARASI HABERLER

İki Kız İçin Ayrı Hayatlar Yaşama Şansı

Hiçbir zaman birbirlerinden ayrı uyuyamadılar, dik oturamadılar ya da yüz yüze bakamadılar. Ancak, Hindistan ve ABD'li doktorlardan oluşan bir ekip başarılı olursa, başlarından yapışık 10 yaşındaki iki Hintli kız çocuğu sonunda ayrı hayatlar yaşayabilecek.

Baltimore, Maryland'deki Johns Hopkins Çocuk Merkezi'nde (Johns Hopkins Children's Centre) pediatrik nörocerrahi bölümü direktörü olan ve ekibin başkanlığını üstlenen Benjamin Carson, ikizlerin beyin anjiogramı incelendikten ve Yeni Delhi'deki Indraprastha Apolla hastanesi doktorlarıyla konsültasyondan sonra operasyonun mümkün olabileceğini ifade etti. ABD'li öncü nörocerrahi uzmanı, Abu Dhabi'nin veliahdı Muhammed bin Zayed el-Nahyan ikizlerle ilgili haberi gazetede okuduğunu ve tüm ameliyat masraflarını karşılayacağını belirttikten sonra çalışmaya dahil oldu.

Dr. Carson ameliyatın zor geçebileceğini; ancak, her şey planlandığı gibi giderse iki kardeşin de kurtulmasını beklediğini belirtti.

Doktorları endişelendiren husus ise, Hintli ikizlerin beyinlerinde, kanı boşaltan damarlardan birinin ortak olması. Dr. Carson ameliyatın her aşamasında %20 başarısızlık ihtimali olduğunu; ancak, ameliyat olmamaları durumunda ikizlerin, yaşam boyu muhtelif prosedürlere maruz kalmaları gerekeceğini ifade etti.

Farah ve Saba kardeşlerle ilgili sorun, Farah'ın iki böbreği varken Saba'nın hiç böbreğinin olmayışı, bu nedenle Farah'ın bedeninin Saba'nın bedeninin fonksiyonlarını da yerine getirmek zorunda kalması. Carson şöyle diyor: "Kardeşinin yükünü de taşıdığı için Farah'da kalp yetmezliği bulgularıyla karşılaşıyoruz. Bu, zamanla daha da kötüye gidecektir."

Yapışık ikizler döllenmiş tek bir yumurtadan oluşur; bu nedenle, daima birbirlerine çok benzerler ve cinsiyetleri aynıdır. Dünya genelinde kafatasından yapışık ikiz sayısının 10 ila 20 arasında olduğu sanılıyor. Carson, sonunda bu tür ayırma operasyonlarının sıradan bir olay haline geleceği noktaya varmak istediğinin altını çiziyor.

Ameliyat, şehir merkezlerinde batılı tarzda özel hastanelerin hızla yaygınlaştığı Hindistan için bir ilk olacak. Indraprastha Apollo hastanesi tıbbi hizmetler birimi direktörü Anupam Sibal konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: "Her iki taraf da birbirinden bir şeyler öğrenebilir. 20 doktordan oluşan ekibimiz Dr Carson'un ekibi ile birlikte çalışacak. Bu ortak bir çaba olacak".


CME KURSLARI

10 Kasım 2005
Looking Forward: Tomorrow's Neurology
Johns Hopkins School of Medicine, Turner Auditorium
Baltimore, MD

11 Kasım 2005
Fluoroscopy Credentialing Conference
Johns Hopkins Hospital
Baltimore, MD

18 Kasım 2005
Sixth Annual Topics in Psychiatry
Johns Hopkins School of Medicine, Turner Auditorium Baltimore, MD


Johns Hopkins Medicine'e gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz. Bu aylık raporları alabilmek için, ccostab1@jhmi.edu adresini Güvenilir ya da Arkadaşlar E-posta Listenize eklemeyi unutmayın.
ccostab1@jhmi.edu •  Johns Hopkins International